"Ben sana önümüzdeki çeyrek yüzyıl boyunca kaknem demeyi yasaklamamış mıydım ulan kaknem?" dedi.
"Gölgelerin dansetmesine kainat üzerinde dövülmüş hiçbir çivi engel olamaz" dedi.
"Dize dediğin sağlam durur, yanyana olur ki esen rüzgarlardan onları korumak için üzerlerine koyduğun taşlar ruhunu saklamasın." dedi.
"Ben seni insanlar hakkında üzülmeyi bırak diye komünist arkadaşlarımla tanıştırmaktan imtina etmedim mi?" dedi.
"Unutma, imtina'yı kullanmak da yasak sana." dedi.
"Saç dediğin ya beyazlayan, ya dökülen bir şey, hem sen sensen kafanın kendisiyle gurur duymayı öğrenmelisin, üzerindekiler ile değil." dedi.
30 Aralık 2007 Pazar
Sigara Külü
Tek tük sayılabilmeye yolaçacak umut kırıntılarını hevessizce masanın altına süpürecek denli çok beyaz saç, öyle ki siyah olanlar azınlıkta olmanın verdiği kuşatılmış ada psikolojisiyle kendilerini kaldırımların siyahlığına
sokakların soğuğuna
artık çoktan solmuş güllerin yalnızca dikenden ibaret kaknemliğine
patlamış bir plastik topun duvarda bıraktığı ize
bembeyaz fayansla kaplı morg duvarlarına
dansetmekten yorgun düşüp kendilerini oldukları yere çivilemeye karar veren gölgelerin son gülümsemesine
kare desenli bir kazağın üzerine bırakırlar.
işte o kazağın üzerinde, beyaz saç ile kazağa kim bilir hangi rehavet anında düşmüş olan sigara külü; arkadaş olurlar.
sokakların soğuğuna
artık çoktan solmuş güllerin yalnızca dikenden ibaret kaknemliğine
patlamış bir plastik topun duvarda bıraktığı ize
bembeyaz fayansla kaplı morg duvarlarına
dansetmekten yorgun düşüp kendilerini oldukları yere çivilemeye karar veren gölgelerin son gülümsemesine
kare desenli bir kazağın üzerine bırakırlar.
işte o kazağın üzerinde, beyaz saç ile kazağa kim bilir hangi rehavet anında düşmüş olan sigara külü; arkadaş olurlar.
ıslak palto
yağmurlu kış günlerini kimse sevmez, hiçbirimiz kirli siyah sandıklarımızdan çıkardığımız son beyazlığının üzerinden yüzyıllar geçmiş çocukluk anılarımızın arkasına saklanmaya gerek duymayacak kadar yaşlandık. Varsa bile ruhunuzda hayatın gizemli mutluluğuna kendisini sebepsizce kaptırmış bir kaç yaşayan hücre, koşarak geldiğiniz evde görmeyi umduğunuz tek şeyin ıslak bir palto olduğu gerçeği sizi soğuktan moraran yüzünüzü kıpkırmızı hale gelene kadar tokatladığı an bunun sizi yaşamaya sevkeden bir anlam olmadığı müddetçe kainatın ieçrisinde bir zerre kadar anlamı olmadığını anlayacaksınızdır.
27 Aralık 2007 Perşembe
Odam ısınmıyor, pencereden ya da başka hangi cehennemden geldiğini bir türlü çözemediğim soğuk içime girip çıkıyor.
uyuyorum, uyanamıyorum. uyanıyorum, uyumuyorum.
uyku esir alıyor zihnimi, tam olacakken vazgeçiyor.
geceyi ortadan ikiye kesen bir el uzanıyor bana doğru, yaklaştıkça saydamlaşarak,
solgun, belki bembeyaz,
uyuyorum, uyanamıyorum. uyanıyorum, uyumuyorum.
uyku esir alıyor zihnimi, tam olacakken vazgeçiyor.
geceyi ortadan ikiye kesen bir el uzanıyor bana doğru, yaklaştıkça saydamlaşarak,
solgun, belki bembeyaz,
12 Aralık 2007 Çarşamba
ne derseniz deyin adına;
bir sürü tuğlayı üstüste koyarak inşa edeceğiniz bir duvar
yeşertmeye çalıştığınız bir ruh
en soğuk kış günlerinde avuçlarınızın arasında ısıtmak için sıcaklığınızı verdiğiniz bir çiçek
-ki bunu başarmak asla paltonuzun önündeki üç düğmeyi iliklemek kadar kolay olmayacaktır-
karar vermek zorunda olmaktan nefret etmenizi sağlayan her karar anı
bahçenizin tanrısal harmonisini bozan ufacık bir ayrık otu,
bir düşüş,
-sarı, yerinden bir daha takılmamak üzere çıkmış ve eğri duran bir kafatası gibi-
bir kayboluş,
-beyaz, üzerini örten soğuk karanlığı yırtmak için asla çabalayamayacak kadar cansız-
ve bir tek başınalık;
-ayna önünde dökülen yaşlarla yıllarca sürebilecek, yırtılması zor ama imkansız olmayan-
bir gülümseme,
-sıcak, evrenin varolduğu noktadan tanrının elinin bile dokunmadığı köşelerine kadar doğan ve yokolan tüm güneşlerden bile sıcak-
bir varoluş,
-bembeyaz, gökkubbenin iki yanına uzanmış melek kanatları gibi lekesiz-
ve bir birleşme
-mavinin ve morun en güzel tonlarında, kainatın bile hayal edemeyeceği kadar güzel-
hepsi sonsuzluğun üzerine kocaman harflerle yazılmakta olan hikayemizin parlayarak yıldızlar arasında yer alacak bölümlerinden ibarettir.
hangisini yaşayacağımız ise, yaptığımız seçimlere bağlıdır.
insan, seçtiği hayatı yaşar.
beyaz, umutsuzluğu da anlatabilir size; yalnızlığı da,
hayatınıza girmiş en güzel şey olan bir meleğin kanatlarını da.
seçim bize aittir.
bize.
bir sürü tuğlayı üstüste koyarak inşa edeceğiniz bir duvar
yeşertmeye çalıştığınız bir ruh
en soğuk kış günlerinde avuçlarınızın arasında ısıtmak için sıcaklığınızı verdiğiniz bir çiçek
-ki bunu başarmak asla paltonuzun önündeki üç düğmeyi iliklemek kadar kolay olmayacaktır-
karar vermek zorunda olmaktan nefret etmenizi sağlayan her karar anı
bahçenizin tanrısal harmonisini bozan ufacık bir ayrık otu,
bir düşüş,
-sarı, yerinden bir daha takılmamak üzere çıkmış ve eğri duran bir kafatası gibi-
bir kayboluş,
-beyaz, üzerini örten soğuk karanlığı yırtmak için asla çabalayamayacak kadar cansız-
ve bir tek başınalık;
-ayna önünde dökülen yaşlarla yıllarca sürebilecek, yırtılması zor ama imkansız olmayan-
bir gülümseme,
-sıcak, evrenin varolduğu noktadan tanrının elinin bile dokunmadığı köşelerine kadar doğan ve yokolan tüm güneşlerden bile sıcak-
bir varoluş,
-bembeyaz, gökkubbenin iki yanına uzanmış melek kanatları gibi lekesiz-
ve bir birleşme
-mavinin ve morun en güzel tonlarında, kainatın bile hayal edemeyeceği kadar güzel-
hepsi sonsuzluğun üzerine kocaman harflerle yazılmakta olan hikayemizin parlayarak yıldızlar arasında yer alacak bölümlerinden ibarettir.
hangisini yaşayacağımız ise, yaptığımız seçimlere bağlıdır.
insan, seçtiği hayatı yaşar.
beyaz, umutsuzluğu da anlatabilir size; yalnızlığı da,
hayatınıza girmiş en güzel şey olan bir meleğin kanatlarını da.
seçim bize aittir.
bize.
27 Kasım 2007 Salı
Ayçillim.
Ayışığının sonsuzluğa doğuşunun üzerinden on ay geçmiş,
Yıllar heyecanla sıraya dizilmişler önlerinde,
Çaresizlik kaybolmuş ümitlerinin yemyeşil ormanının içerisinde.
İlk paylaştıklarında nefeslerini, ruhları sıkıca sarmış birbirini, on ay önce,
Laleler; bembeyaz, ve menekşeler, mor ve en güzel olanları yetişmiş sadece bahçelerinde.
Lanet kaybolmuş mutluluklarının masmavi aydınlığı içerisinde, on ay önce.
İki kayıp ruh, birbirlerinin kalplerine sığınarak korunmuşlar soğuktan, karanlıktan, korkudan ve tekrar kaybolmaktan.
Masalları olmuş dünyadaki tek gerçeklik, ve masalı gerçek olmuş meleğin. Bugünden tam on ay önce.
.
İyi ki varmış prensesi.
Yıllar heyecanla sıraya dizilmişler önlerinde,
Çaresizlik kaybolmuş ümitlerinin yemyeşil ormanının içerisinde.
İlk paylaştıklarında nefeslerini, ruhları sıkıca sarmış birbirini, on ay önce,
Laleler; bembeyaz, ve menekşeler, mor ve en güzel olanları yetişmiş sadece bahçelerinde.
Lanet kaybolmuş mutluluklarının masmavi aydınlığı içerisinde, on ay önce.
İki kayıp ruh, birbirlerinin kalplerine sığınarak korunmuşlar soğuktan, karanlıktan, korkudan ve tekrar kaybolmaktan.
Masalları olmuş dünyadaki tek gerçeklik, ve masalı gerçek olmuş meleğin. Bugünden tam on ay önce.
.
İyi ki varmış prensesi.
18 Kasım 2007 Pazar
Koşarak merdivenleri çıkmaya devam etti. Girişte aralık bıraktığı kapıdan içeri süzülen soğuk hava peşi sıra onu takip ediyor, etrafında dolanıp tenine dokunduktan sonra kayboluyordu. Hayatın sonsuz sarmalının minicik bir örneği gibi, olduğu yer ne kadar yükselirse yükselsin değişmeyen bir gerçekti bu.
Bir oyunmuş gibi, gününü geriye sarabilme imkanı olsaydı nerelerde değişiklik yapabileceğini düşündü. Yine saptığı yollardan sapar, yine bazı köşeleri dönmüş olduğu kadar sert döner, yine soğuk ve ürkütücü olduğunu bilmesine rağmen durup soluklandığı ara sokakta dinlenir, yine arkasındaki karanlığa umursamadan gökyüzündeki ışığa doğru gitmeye devam ederdi. Yaşamında yürüdüğü onca mesafenin onu aydınlığa getirmiş olması kendine güvenini pekiştirdi, son kullanma tarihi geçmiş ihtimaller üzerine düşünmeyi bırakıp adımlarını hızlandırdı.
Geride bıraktığı her basamakla birlikte, yukarıda, en üst kattaki odada olma arzusu biraz daha güçleniyordu. Gövdeleri duvardan çıkmış melek heykellerinin ellerinde tuttukları meşalelerin yaydığı ışık, rüzgar merdivenlerdeki valsini sürdürdükçe göz kırpıyor, duvarlarda geceleri dışarı çıkıp dolaşmak gibi kötü huylara sahip olan gölgeler yaratıyordu.
Neden korktuğunu sordu kendine, bir cevap alamadı. Olması gereken yerdeyken, huzur bulduğu, mutlu olduğu yerdeyken içindeki bu yitme kaygısını yaratma suçunu gölgelere yükledi en sonunda, çıkması gereken çok az basamak kalmıştı.
Rüzgar, o yukarıya yaklaştıkça mucizevi bir şekilde azaldı, trabzanı bırakıp odanın kapısından bir halı gibi uzanan düzlüğe geldiğinde soğuğu hissetmez oldu. Çerçevelerden sızan ılık mavi ışığa yaklaştıkça ruhunun tekrardan ısındığını farketti, kapı tokmağına elini attı, çevirdi ve kapıyı geriye doğru itti.
Yatağında doğrulmuş utangaç ve şaşkın bir çocuk gibi ona bakıyordu melek.
Gülümseyerek.
Bir oyunmuş gibi, gününü geriye sarabilme imkanı olsaydı nerelerde değişiklik yapabileceğini düşündü. Yine saptığı yollardan sapar, yine bazı köşeleri dönmüş olduğu kadar sert döner, yine soğuk ve ürkütücü olduğunu bilmesine rağmen durup soluklandığı ara sokakta dinlenir, yine arkasındaki karanlığa umursamadan gökyüzündeki ışığa doğru gitmeye devam ederdi. Yaşamında yürüdüğü onca mesafenin onu aydınlığa getirmiş olması kendine güvenini pekiştirdi, son kullanma tarihi geçmiş ihtimaller üzerine düşünmeyi bırakıp adımlarını hızlandırdı.
Geride bıraktığı her basamakla birlikte, yukarıda, en üst kattaki odada olma arzusu biraz daha güçleniyordu. Gövdeleri duvardan çıkmış melek heykellerinin ellerinde tuttukları meşalelerin yaydığı ışık, rüzgar merdivenlerdeki valsini sürdürdükçe göz kırpıyor, duvarlarda geceleri dışarı çıkıp dolaşmak gibi kötü huylara sahip olan gölgeler yaratıyordu.
Neden korktuğunu sordu kendine, bir cevap alamadı. Olması gereken yerdeyken, huzur bulduğu, mutlu olduğu yerdeyken içindeki bu yitme kaygısını yaratma suçunu gölgelere yükledi en sonunda, çıkması gereken çok az basamak kalmıştı.
Rüzgar, o yukarıya yaklaştıkça mucizevi bir şekilde azaldı, trabzanı bırakıp odanın kapısından bir halı gibi uzanan düzlüğe geldiğinde soğuğu hissetmez oldu. Çerçevelerden sızan ılık mavi ışığa yaklaştıkça ruhunun tekrardan ısındığını farketti, kapı tokmağına elini attı, çevirdi ve kapıyı geriye doğru itti.
Yatağında doğrulmuş utangaç ve şaşkın bir çocuk gibi ona bakıyordu melek.
Gülümseyerek.
7 Kasım 2007 Çarşamba
14 Ekim 2007 Pazar
Missechoes Calling
Demangeaison
Hayatsız kalmıştım. Birden Dürin
Chopin'in yedi numaralı valsiyle
balkonda belirdi
cildi çürüyen İstanbul'un üstünden korkulu göz
sonbaha üssüne çöktü. Süsünden öldü şehir
hüznünden oldu. Bir de o gün Şevki bey
biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin'e
ravii meçhul
ama inanmak serbest
ben kimseye yetim olduğumu
söylemedim üstelik
vesayet altında falan değilim. Sadece
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti.
İsmet Özel.
Hayatıma hiç sahip olamayacağı bir anlam kazandıran
renklerin en güzelinin karşısında gülümseyerek dansettiği
meleğime.
Hayatsız kalmıştım. Birden Dürin
Chopin'in yedi numaralı valsiyle
balkonda belirdi
cildi çürüyen İstanbul'un üstünden korkulu göz
sonbaha üssüne çöktü. Süsünden öldü şehir
hüznünden oldu. Bir de o gün Şevki bey
biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin'e
ravii meçhul
ama inanmak serbest
ben kimseye yetim olduğumu
söylemedim üstelik
vesayet altında falan değilim. Sadece
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti.
İsmet Özel.
Hayatıma hiç sahip olamayacağı bir anlam kazandıran
renklerin en güzelinin karşısında gülümseyerek dansettiği
meleğime.
13 Ekim 2007 Cumartesi
Elini saatinin üzerinde gezdirdi, bugüne kadar her baktığında kendisine zamanın neresinde durduğunu naifçe gösteren bu zavallı uşağı için hiçbir şey yapmadığını farketti.
Kayışı bileğini bükmeden sertçe çekerek mili delikten çıkardı, açılan saat cansız bir tırtıl gibi kaydı kolundan, ve elinde yerçekiminin cazibesiyle iki yana doğru sallanmaya başladı.
Belki nezaket içerisinde yoğurulmuş bir ruha sahip olsaydı herşey farklı olurdu, tarih yazıcılar bu konuda yorum yapmaktan şiddetle kaçınıyorlar.
Bizim tek bildiğimiz, her zamanki kabalığıyla saati önünde duran konu şeklindeki kutuya sertçe çarpmaya başladığı. Vurdu, vurdu, vurdu, vurdu.
Önce camı kırıldı saatin, zamanın durmamış olmasına şaşırarak daha sert vurmaya başladı, çarklar yerlerinden fırladılar, kayış saati tuttuğu noktada parçalanmaya başladı.
Vurmaya devam etti.
Pil fırladı yerinden.
Ve daha sonra şehirdeki tüm camlar kırıldı. Tüm duvarlar çöktü, tüm gözler alevler içinde kaldı. Birbirini seven, birbirinden hoşlanmayan, geceleri pencerelerin altında usulca gezinen, birbirine kızan, küfreden, aşağılayan, değer veren, değer verdiği halde vermiyor gibi görünen, ağlayan, üzülen, gülen, aldatan, kızan, esneyen, terk eden, terk etmeyen, basitlesen, çirkin olan, güzel olan, masum olan, sevimli olan, sevimsizleşen, yaşlanan, gençleşen, sıkışan, arada kalan, araya giren ne kadar insan varsa; hepsi bu basit, seviyesiz ve kaba adam tarafından yok edildiler.
Pardon; basit, seviyesiz, kaba adam, ve ona saklaması için verilen nükleer başlık tarafından.
Kayışı bileğini bükmeden sertçe çekerek mili delikten çıkardı, açılan saat cansız bir tırtıl gibi kaydı kolundan, ve elinde yerçekiminin cazibesiyle iki yana doğru sallanmaya başladı.
Belki nezaket içerisinde yoğurulmuş bir ruha sahip olsaydı herşey farklı olurdu, tarih yazıcılar bu konuda yorum yapmaktan şiddetle kaçınıyorlar.
Bizim tek bildiğimiz, her zamanki kabalığıyla saati önünde duran konu şeklindeki kutuya sertçe çarpmaya başladığı. Vurdu, vurdu, vurdu, vurdu.
Önce camı kırıldı saatin, zamanın durmamış olmasına şaşırarak daha sert vurmaya başladı, çarklar yerlerinden fırladılar, kayış saati tuttuğu noktada parçalanmaya başladı.
Vurmaya devam etti.
Pil fırladı yerinden.
Ve daha sonra şehirdeki tüm camlar kırıldı. Tüm duvarlar çöktü, tüm gözler alevler içinde kaldı. Birbirini seven, birbirinden hoşlanmayan, geceleri pencerelerin altında usulca gezinen, birbirine kızan, küfreden, aşağılayan, değer veren, değer verdiği halde vermiyor gibi görünen, ağlayan, üzülen, gülen, aldatan, kızan, esneyen, terk eden, terk etmeyen, basitlesen, çirkin olan, güzel olan, masum olan, sevimli olan, sevimsizleşen, yaşlanan, gençleşen, sıkışan, arada kalan, araya giren ne kadar insan varsa; hepsi bu basit, seviyesiz ve kaba adam tarafından yok edildiler.
Pardon; basit, seviyesiz, kaba adam, ve ona saklaması için verilen nükleer başlık tarafından.
Küçük piyanonun tuşlarına öyle sert vurdu ki, önce titredi şarap şişesi, sonra kendinden sarhoş olmuş gibi iki yana sallandı, sonra da devrildi.
Siyah ahşap üzerinden ellerine dökülen şaraba bakarak devam etti vurmaya, kıpkırmızı olmuş elleri beyaz tuşlara çarptıkça çıkan sesle sarhoş oluyor, ve havaya karışan her notayla birlikte kendi iğrençliği içinde bir adım daha derine giriyordu.
Bir daha yağmur yağmayacağını söylüyorlardı televizyonda tam da o esnada, sırıttı tuhaf bir yaratık gibi, aldırmadı, umursamadı. Şarap çoktan yuvarlanmıştı yere zevksizce döşenmiş paramparça halının üzerine, parçanın en sevdiği kısmına geldiğinde bacağını uzatıp bir tekme attı şişeye, sırıttı tekrar; garip bir yaratık gibi.
İnleyerek geri attı başını, daha sert vurmaya başladı tuşlara.
Kıpkırmızı parmaklarla.
Siyah ahşap üzerinden ellerine dökülen şaraba bakarak devam etti vurmaya, kıpkırmızı olmuş elleri beyaz tuşlara çarptıkça çıkan sesle sarhoş oluyor, ve havaya karışan her notayla birlikte kendi iğrençliği içinde bir adım daha derine giriyordu.
Bir daha yağmur yağmayacağını söylüyorlardı televizyonda tam da o esnada, sırıttı tuhaf bir yaratık gibi, aldırmadı, umursamadı. Şarap çoktan yuvarlanmıştı yere zevksizce döşenmiş paramparça halının üzerine, parçanın en sevdiği kısmına geldiğinde bacağını uzatıp bir tekme attı şişeye, sırıttı tekrar; garip bir yaratık gibi.
İnleyerek geri attı başını, daha sert vurmaya başladı tuşlara.
Kıpkırmızı parmaklarla.
28 Eylül 2007 Cuma
21 Eylül 2007 Cuma
Remember Life Now ?
Gece sokağa dökülüyor tanrı üzerindeki siyah pardesünün eteğindeki çamurlara aldırmaksızın.
Göt kadar dünyayı atmış bir köşeye , kocaman sokakta bir yukarı bir aşağı yürüyor.
Elindeki küçük bibloyu çeviriyor anlamsızca, hayat yaratmayı umarcasına etrafta dolaşıyor kendi varlığından bağımsız gözleri.
Gülümsüyor mu
Bilmiyorum.
Ne gülümsemeyi görüyorum, ne elindeki bibloyu, ne de ıslak kaldırımları.
Penceremin altından her geçişinde, umursamıyor kafamı yastığın altına nefes almaksızın bastırmış olmama; içimdeki zehirden bahsediyor bana.
Her geçişinde ya bir kör, ya da bir topal takılıyor peşine.
Fısıldayarak konuşuyorlar yanında; korkuyorlar belli ki. Soruyorlar, ama cevap alamıyorlar. Ağlıyorlar, ama gözyaşları akmıyor. Bağırıyorlar, ama dudakları aralanmıyor. Tekme atıyorlar sokakta tanrı kadar amaçsız gezinen rüzgara, canı acıyor dünyanın. Islatıyorlar sıktıkları taşların suyuyla elektrik direklerini, ama hiç yangın çıkmıyor.
Ya bir kör, ya bir topal, ya da saçı sakalı birbirine karışmış mavi gözlü bir adam takılıyor tanrının peşine her seferinde. Tekme atar gibi savuruyorum bacaklarımı yatağın içerisinde, yarattığım bu büyük problem ile sadece battaniye ilgileniyor. Ben tekmeledikçe, daha net olmuyor konuşmaları işin kötüsü.
Anlayamıyorum ne dediklerini, fısıldıyorlar birbirlerine. Belki benim hakkımda konuşuyorlar, duyamıyorum ki.
Çatıda kediler ve baykuşlar var, penceremin üzerinde çığlık gibi simsiyah bir hoparlör asılı. Altındansa tanrı geçiyor, ıslak kaldırımlarda ayaklarını sürüyüp, topuklarına basarak.
Çatıda insanlar var; ruhlar, penceremin üzerinde vicdan azabı gibi kıpkırmızı bir gökyüzü. Altındansa sadece geceleri yürüyenler geçiyor, kaldırımlara değecek kadar değerli olmayan ayaklarını avuçlarında taşıyarak.
Gömüyorum kendimi zaten kırık olan yatağa, tavandan battaniyenin üzerine dökülen sıvalar o kadar ağırlaştırıyor ki yükümü, belimi büküp yatağın şeklini alıyorum.
Yatak duymuyor ama tanrıyı, ben duyuyorum. Zehir diyor her geçişinde pencerenin altında duraksayarak, zehir var senin içinde.
Çıkar dedikçe yutkunuyorum, kendi kendime mırıldanıp, yüzyıllar sonra bulut olup yağmur yağdıracak kelimeler geveliyorum ağzımda. Çıkar dedikçe hıçkırıyorum, binlerce yıl sonra su damlası olup yağacak parçalar kopuyor ruhumdan. Çıkar dedikçe titriyorum, ben titredikçe o bir defa daha geçiyor pencerenin altından.
Gülümsüyor belki de, göremiyorum. Benim tek gördüğüm sıkıca yumulmuş gözkapakların içindeki damarlar.
Dönüyorum terden yapış yapış olduğumu hayal ederek; değilim, odam da bir dali tablosunu andırmıyor pek zaten.
Burası dünya değil zaten.
Bu etrafımı saran karanlık değil.
Sessiz değilim, bağırıyorum.
Yalnız değilim bu uçsuz bucaksız yatakta,
Penceremin altından geçip duran da tanrı değil açıkçası,
sadece saçı sakalı birbirine karışmış mavi gözlü bir adam.
Göt kadar dünyayı atmış bir köşeye , kocaman sokakta bir yukarı bir aşağı yürüyor.
Elindeki küçük bibloyu çeviriyor anlamsızca, hayat yaratmayı umarcasına etrafta dolaşıyor kendi varlığından bağımsız gözleri.
Gülümsüyor mu
Bilmiyorum.
Ne gülümsemeyi görüyorum, ne elindeki bibloyu, ne de ıslak kaldırımları.
Penceremin altından her geçişinde, umursamıyor kafamı yastığın altına nefes almaksızın bastırmış olmama; içimdeki zehirden bahsediyor bana.
Her geçişinde ya bir kör, ya da bir topal takılıyor peşine.
Fısıldayarak konuşuyorlar yanında; korkuyorlar belli ki. Soruyorlar, ama cevap alamıyorlar. Ağlıyorlar, ama gözyaşları akmıyor. Bağırıyorlar, ama dudakları aralanmıyor. Tekme atıyorlar sokakta tanrı kadar amaçsız gezinen rüzgara, canı acıyor dünyanın. Islatıyorlar sıktıkları taşların suyuyla elektrik direklerini, ama hiç yangın çıkmıyor.
Ya bir kör, ya bir topal, ya da saçı sakalı birbirine karışmış mavi gözlü bir adam takılıyor tanrının peşine her seferinde. Tekme atar gibi savuruyorum bacaklarımı yatağın içerisinde, yarattığım bu büyük problem ile sadece battaniye ilgileniyor. Ben tekmeledikçe, daha net olmuyor konuşmaları işin kötüsü.
Anlayamıyorum ne dediklerini, fısıldıyorlar birbirlerine. Belki benim hakkımda konuşuyorlar, duyamıyorum ki.
Çatıda kediler ve baykuşlar var, penceremin üzerinde çığlık gibi simsiyah bir hoparlör asılı. Altındansa tanrı geçiyor, ıslak kaldırımlarda ayaklarını sürüyüp, topuklarına basarak.
Çatıda insanlar var; ruhlar, penceremin üzerinde vicdan azabı gibi kıpkırmızı bir gökyüzü. Altındansa sadece geceleri yürüyenler geçiyor, kaldırımlara değecek kadar değerli olmayan ayaklarını avuçlarında taşıyarak.
Gömüyorum kendimi zaten kırık olan yatağa, tavandan battaniyenin üzerine dökülen sıvalar o kadar ağırlaştırıyor ki yükümü, belimi büküp yatağın şeklini alıyorum.
Yatak duymuyor ama tanrıyı, ben duyuyorum. Zehir diyor her geçişinde pencerenin altında duraksayarak, zehir var senin içinde.
Çıkar dedikçe yutkunuyorum, kendi kendime mırıldanıp, yüzyıllar sonra bulut olup yağmur yağdıracak kelimeler geveliyorum ağzımda. Çıkar dedikçe hıçkırıyorum, binlerce yıl sonra su damlası olup yağacak parçalar kopuyor ruhumdan. Çıkar dedikçe titriyorum, ben titredikçe o bir defa daha geçiyor pencerenin altından.
Gülümsüyor belki de, göremiyorum. Benim tek gördüğüm sıkıca yumulmuş gözkapakların içindeki damarlar.
Dönüyorum terden yapış yapış olduğumu hayal ederek; değilim, odam da bir dali tablosunu andırmıyor pek zaten.
Burası dünya değil zaten.
Bu etrafımı saran karanlık değil.
Sessiz değilim, bağırıyorum.
Yalnız değilim bu uçsuz bucaksız yatakta,
Penceremin altından geçip duran da tanrı değil açıkçası,
sadece saçı sakalı birbirine karışmış mavi gözlü bir adam.
4 Eylül 2007 Salı
27 Ağustos 2007 Pazartesi
noktala-ma-ma
Yalnız bir ünlem iken hayat
-Noktası öfkeyle fırlamış altından, ayakta durmaya takatsiz-
Karanlıkta doğan kızıl güneşin üzerine çekilen koyu bir çizginin ardından
bir meleğin pespembe tırnakları sildi hayatımı damgalayan virgüllerin kuyruklarını
bir melek ile, bir melek,
biriktirdik geçmişe gelişigüzel dizdiğimiz virgüllerden arta kalanları
önümüzde görkemle uzanan üç nokta oldular.
samanyolundan çıkış rotamız oldular.
gemimizin pusulası oldular,
ve neverland'e gidiş biletlerimiz.
tek yön.
ps : Yedinci ay doğdu bugün gökyüzünde. Yedi kere üzerindeki yıldızdan örtüyü aralayıp baktı iyi miyiz diye; hepsinde de gülümseyerek döndü gökteki evine.
-Noktası öfkeyle fırlamış altından, ayakta durmaya takatsiz-
Karanlıkta doğan kızıl güneşin üzerine çekilen koyu bir çizginin ardından
bir meleğin pespembe tırnakları sildi hayatımı damgalayan virgüllerin kuyruklarını
bir melek ile, bir melek,
biriktirdik geçmişe gelişigüzel dizdiğimiz virgüllerden arta kalanları
önümüzde görkemle uzanan üç nokta oldular.
samanyolundan çıkış rotamız oldular.
gemimizin pusulası oldular,
ve neverland'e gidiş biletlerimiz.
tek yön.
ps : Yedinci ay doğdu bugün gökyüzünde. Yedi kere üzerindeki yıldızdan örtüyü aralayıp baktı iyi miyiz diye; hepsinde de gülümseyerek döndü gökteki evine.
9 Ağustos 2007 Perşembe
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla – ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici – hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can Yücel.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla – ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici – hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can Yücel.
7 Ağustos 2007 Salı
- Ne hissettiriyor sana ?
- Neden bahsettiğini bilmemekle birlikte, bir şey bir şey hissettirebiliyorsa eğer, maneviyatsızlığın gırtlağımıza kadar tırmandığı şu plastik dünyada başarılıdır benim için, varolma amacını, varoluşunu, amacını gerçekleştirmiş demektir.
- İsmet Özel.
- Şair.
- Evet.
- Hani şu
"ben ismet özel, şair, kırk yaşında.
her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat.." diyen şair.
- Evet.
- Yürek kelimesinden kendisi de nefret eden yüreğim titriyor satırlarını emdiğimde, üzerinden yemek yenmek için bir köşeye atılmış gazete kağıdı gibi ürkekçe katlıyor, cebime sokuyorum her sabah şiirlerini. Saygıyla, korkuyla, ve evrenin devasa yapısı içerisindeki küçücük yerimin bilinciyle saklıyorum cüzdanımda.
- Ne hissediyorsun ?
- Hissediyorum.
- Tamam, ama ne hissediyorsun ?
- Hissediyorum. Tuğlalar gibi kelimeler, havaya atılıyorlar özenle seçilerek, ve şairin havaya fısıldadığı ıslığın gölgesinde diziliyorlar. Korkunç bir sahne bence, kendisini o kocaman yüzükleriyle şiir yaratırken görmek istemezdim.
- Ya hayata karşı tutumu ? Dönmüş olması, kendini dine, siyasal islamın çıkış yollarını aramaya vermiş olması ?
- Bu söylediğin bana hiçbir şey ifade etmiyor. Başardıysa eğer şunu yazmayı;
"türkler dediğimde göndermelerim
süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
kapsadı kapsayacak
sanıyorsan yanılırsın
türklük şiir
türkün eni türkün boyu
müslümanlığı kadar
baksan bulacak mısın
koskoca istanbul’da
nef’î diye bir semt
ama bayram paşa var."
benim için ortada tartışılacak hiçbir şey kalmamış demektir.
Çünkü; güneşin altında, denizlerin ve kayaların üzerinde
hepimiz yatağımıza uzandığımıza
aynı şeye hesap veriyoruz.
- Neden bahsettiğini bilmemekle birlikte, bir şey bir şey hissettirebiliyorsa eğer, maneviyatsızlığın gırtlağımıza kadar tırmandığı şu plastik dünyada başarılıdır benim için, varolma amacını, varoluşunu, amacını gerçekleştirmiş demektir.
- İsmet Özel.
- Şair.
- Evet.
- Hani şu
"ben ismet özel, şair, kırk yaşında.
her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat.." diyen şair.
- Evet.
- Yürek kelimesinden kendisi de nefret eden yüreğim titriyor satırlarını emdiğimde, üzerinden yemek yenmek için bir köşeye atılmış gazete kağıdı gibi ürkekçe katlıyor, cebime sokuyorum her sabah şiirlerini. Saygıyla, korkuyla, ve evrenin devasa yapısı içerisindeki küçücük yerimin bilinciyle saklıyorum cüzdanımda.
- Ne hissediyorsun ?
- Hissediyorum.
- Tamam, ama ne hissediyorsun ?
- Hissediyorum. Tuğlalar gibi kelimeler, havaya atılıyorlar özenle seçilerek, ve şairin havaya fısıldadığı ıslığın gölgesinde diziliyorlar. Korkunç bir sahne bence, kendisini o kocaman yüzükleriyle şiir yaratırken görmek istemezdim.
- Ya hayata karşı tutumu ? Dönmüş olması, kendini dine, siyasal islamın çıkış yollarını aramaya vermiş olması ?
- Bu söylediğin bana hiçbir şey ifade etmiyor. Başardıysa eğer şunu yazmayı;
"türkler dediğimde göndermelerim
süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
kapsadı kapsayacak
sanıyorsan yanılırsın
türklük şiir
türkün eni türkün boyu
müslümanlığı kadar
baksan bulacak mısın
koskoca istanbul’da
nef’î diye bir semt
ama bayram paşa var."
benim için ortada tartışılacak hiçbir şey kalmamış demektir.
Çünkü; güneşin altında, denizlerin ve kayaların üzerinde
hepimiz yatağımıza uzandığımıza
aynı şeye hesap veriyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)