$2.99

Dönüp Duruyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dönüp Duruyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2007 Perşembe

Glass Walls of Limbo

Çarpılmış yüzler.

Beklenti.

Yıkık hayatlar, boşa geçmiş ömürler.

Kırbaç.


Tek varlığın eziyet olduğu anda , beyhude adımlarla salınıyorlar.

Sıcak.

Kükürt.

Gece, ve kaos.

Gece, sonsuzluğun eski; yaşlı efendisi. Kainatin ilk öznesi, hayatın kaynağı, aynı zamanda yıkımın ve yokoluşun.

Kaos; sonsuzluğun eski; kadim yaratıcısı. Zamanı biçimlendiren, vareden, akışını elini bir havuzda gezdirirmiş gibi yönlendiren varlık.

Gece ve kaos; hüküm sürüyorlar Limbo'da.

Kırmızı değil herşey sanıldığı gibi, koyu yeşil, gri ve açık yeşil.

Kırbaçlar şaklıyor, zamanın yüzlerde bıraktığından daha derin izler bırakarak tenlerde.

Unutulanlar, boşa yaşamış olanlar; gözleri içeriye dönük, dibi olmayan bir kuyuya düşer gibi bekleyiş içinde.

Unutuluş.

Unutulmak.

Hiç varolmamışlar gibi. Olmamışlar gibi.

Sanki olmak, kendi istekleriymiş gibi.


Parlak tahtlarıyla melekler, çok uzaklar yarılmış toprağın ülkesine.

Güneş, sırtını dönüyor her doğduğunda Limbo'ya.

Ay, çaresiz.


Ve

Camdan duvarları var Limbo'nun.

Acının sonsuzluğunu akıllara kazır gibi,

varolan tüm atomları yaratan ilk ışığa küfreder,

ve onu kutsar gibi.

Camdan duvarlar, Limbo'nun Cam duvarları.

İnsanı, hayatın neden varolduğunu hatırlatmak ister gibi.

Camdan.





Sonsuz bekleyişse sonları, neden yaratıldılar ?

Son olarak tayin edilen bekleyişin sonsuzluğu; yapılmış en ağır şaka mıdır ?









تعلم المقدس كلمة ثناء. الهيل الشيطان


* Limbo : İsa'dan önce vaftiz edilmeden ölenlerin ruhlarının bulunduğu yer.

15 Mayıs 2007 Salı

Kayıp Cennet

Sıcak çarpıyor yüzlere.


Cehennemin lordları, kovulmuş; sürülmüş, en parlak ışıktan en derin karanlığa fırlatılmış olanlar kılıçlarını havaya kaldırıyorlar.

Lanetler, öfke ve nefret; havadaki kükürt kokusuna karışıyor. İyi ve yenilmez olana duyulan ümitsiz kızgınlık, yerini sinsi gülüşlere bırakıyor.

Cehennemin efendileri, çaresizlik içinde bağırıyorlar kızgın nehirlerde dağlanan kanatlarını açmaya çalışırken.

Cennette hizmet etmektense; cehennemi yönetmeyi seçenler; irin dolu gözlerini cennetin yıkılmaz kulelerinden insan için yaratılmış dünyaya çeviriyorlar.

Sıcak havada, zehir soluyorlar.

Göğü paramparça ediyor ayağa kalkışları, sessizliği yırtan çığlıklarıyla hareket ediyorlar, ve her adımları Vezüv'den bir parçayı daha savuruyor yıldızlara.

Etna kinlerini kusuyor dünyaya, ve her sarsıntıda; daha da aşınıyor kırılmaz zincirleri.

Hava sıcak; yapış yapış, yüzlerde kibir var.

Açılıyor Pandaemonium'un kapıları, ve yürüyorlar.

Cehennemin tanrıları, cennete sahip olmaya dair kaybettikleri umutlarını, iki ayağı üzerinde korkakça yıldızları seyreden insanın ruhunda yeniden diriltiyorlar.

Yürüyorlar, duymuyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
Sessizce yapmamız gerekenleri fısıldıyorlar ölümlü kulaklarımıza; farketmiyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
kanatlarını sonsuzluğa uzatıp güneşi karartıyorlar, gülümsüyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
yeni doğmuş insanları çalıyorlar zihinlerinin beşiklerinden, ve inanmalarını sağlıyorlar mutlak sonun asla gelmeyeceğine, inanmıyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
yürümeye çalıştığımızda yollarımıza ifritlerin ayak izlerini bırakıyorlar, kayboluyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
ruhlara, bedenlere, sözlere, nefeslere, doğrulara hükmediyorlar, aldırmıyoruz

-çünkü benim içimde karanlık var-
istemiyorlar, istediklerini düşünmemizi istiyorlar, istemiyorlar, istediklerini yapmadığımızı düşünmemizi istiyorlar, istemiyorlar, sözlerinin yalan olduğunu görmememizi istiyorlar

-çünkü benim içimde karanlık var-

melekler bu yüzden kanatlarını kille kaplayıp, ruhlarının soğuk mahzenlerine hapsediyor.

bu yüzden ağlıyor kayıp deniz kızları, bu yüzden yapayalnız oturdukları yalçın kayalarda ruhlarının delik deşik olduğunu hissediyorlar.

melekler bu yüzden kaçıyor insandan, yalanların ağızdan çıkıp ışığa değdiklerinde nasıl toprağa dönüştüğünü görebiliyor.

bu yüzden sessizce suyun altına bırakıyor deniz kızları kendilerini, tuzlu su genizlerini yakarken, gözleri yüzeydeki son ışık hüzmesine kenetli.


Umut ediyor melekler.

Umut ediyor deniz kızları.

-çünkü sonsuz aydınlık benim içimde-


Bir el diğerini tutuyor.

Üzerine cömertçe dökülen peri tozuyla silkeleniyor kanatlar; güneşli bir güne başlayan mutlu bir çocuk gibi karanlık odalarda neşeyle koşturarak ümidi ve uçma arzusunu sakladığı yerden çıkarıyor melek.

İçinde ruhun en değerli parçalarını taşıyan nefes; değdiği yaraları kapatıyor, gülümseyiş; cennetin beyaz boşluğunda salınan en değerli taş, yüzüne yayılıyor deniz kızının.

Bir el, bir eli sımsıkı tutuyor.

-çünkü ilham veren ayışığı benim içimde-

.

.

.

Serin bahar esintisi çarpıyor yüzlere.

Rüzgarda, beyaz ve mor çiçeklerin kokusunu çekiyorlar içlerine.

Yaşıyorlar, her nefeste yaşadıklarını hissederek.

Çünkü hayatın anlamı,
güneşin merkezi,
ayın sakinliği,
tutkusu rüzgarın,
ve gülümsemesi; şarkı söyleyen meleklerin ve deniz kızlarının,

onların içinde.

7 Mayıs 2007 Pazartesi

Promised (and) (or) (whatever) Hallowed Land
















" Kilidi çatırdayarak açıldığında göklerin, biliyorum; çocuklar bile hayal meyal hatırlayacaklar beni.
Sislerin arasında kaybolup gidecek adım, rüzgara küfretmiş bir ıslık gibi.
Dahileriniz gizlenirken kutsal dumanlarının içine, siluetime lanetler okuyacaklar.
Aptallar tek ayakları üzerinde; Yürümeyi öğretecekler, tüm insanlığa.

Arzu serin deniz meltemlerine sığınırken,
"Mutluluk cebimde" diyecek şehvet; sırtlan gülümsemesi
- ve tenlerinize her daim yumuşakça batacak sivri dişleriyle-
Devler tufanlarda kaybettikleri gözlerini bulduklari için sevinçliyken;
ışık girmesin diye sıkıca yumacaksınız gözlerinizi.

Sahnedeki tüfek patlayacak eninde sonunda.

Farkedeceksiniz; etrafınızı saran pamuktan bulutların çamurdan yapıldığını.

Farkedeceksiniz; karanlıkla aydınlığı ayıran kolların güçsüz düştüğünü.

Farkedeceksiniz; dostlarınızın arkanızdan yaklaşmasının sarılmak için olmadığını.

Farkedeceksiniz, ömrünüzü üzerinde geçirdiğiniz yolların karınca şehirlerinin kaldırımları olduğunu.

Farkedeceksiniz; cehenneme ilerlerken kaçınılmazca, cennete doğru koşanların kaderinin denize düşmek olarak yazıldığını.

.

.

.

Ama,

Asla,

Farkedemeyeceksiniz; yıkık dünyanızın etrafında dolaşan amaçsız bir martı sandığınız benim; kayıp bir deniz kızının gülümsemesine sarılıp yükseldiğimi.

Size bir rüyanın mutluluğu kadar yakın; ve şefkatin sıcak kolları kadar uzak olduğumu.

Farkedemeyeceksiniz; mutluluğun şehvetin cebinde değil, ürkek meleklerin ruhundaki odalarda olduğunu.

.

.

.

Ve,

İşte tam da bu yüzden;

Ben rüzgara dokunup, keyifle ıslık çalarken; siz denizin neden böylesine kabarmakta olduğunu merak ediyorsunuz.

Eşit değil; ama adil."

5 Mayıs 2007 Cumartesi

Scene 3 - Bugüne Kadar Hiç Üşümemişti Sanki [2002]

Bugüne kadar hiç üşümemişti sanki.Her nefes verişinde , ileri-geri her sallanışında bir acemilik vardı.Bundan eminim ; çünkü hakkını vererek üşüyen çok insan tanıdım.Geride bıraktığım günleri düşünecek olursak , emin olduğum tek şey bu zaten.

Ahir zaman insanları kolay inanmıyorlar , biliyorum.O yüzden kimse sormadan kendimce ciddi ve inandırıcı olan bir iki ipucunu paylaşacağım sizlerle ; bu önemsiz ayrıntıyı (belki de ileride ıssız adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şeyin herhangi birinden bile daha önemli olacak , şizofren yazarımızdan başka kim bilebilir ?) çabucak geçmeliyiz.Ben ölmeden bilmeniz gereken daha önemli şeyler var.

Bugüne kadar hiç üşümemişti , çünkü pahalı bir butikten alındığı izlenimini veren montuna ilk defa ihtiyaç duyuyormuş gibi sarılmıştı.Yanakları kıpkırmızı olmuştu soğuktan , hareketlerine donmuş kandan kaynaklanan bir mekaniklik hakimdi.Eğer birazcık hareket edebilseydi , vücudu yaşadığının farkına varacak ve ısısını olağan seviyeye getirecekti.Ama o bunu bilmiyordu sanki ; göremediği bir düşman elinde kalan son şey olan göğsünün altındaki sıcaklığı ondan çalacakmış gibi , onun hala orada olduğunu belli etmemek istercesine hareketsiz duruyor , sadece istem dışı bir hareketle yavaşça ileri-geri sallanıyordu.

Güzel gözlü , kızıl saçlı bir kızdı , (gözleri o kadar güzeldi ki ; kötü birinin onlara sahip olmasının ne sonuçlar doğurabileceğini düşünmek bile istemiyorum) ben ona bakarken o da kafasını benim olduğum yere doğru çevirdi ama büyük olasılıkla beni göremedi.

Beni göremedi çünkü tam kafasını benim olduğum yere doğru çevirdiği sırada içinde bulunduğum otomobil (niye sökülmemiş olduğunu hala anlayamadığım) nostaljik bir telgraf direğine çarpmıştı , ben de arabanın ön camından fırlayarak çakıldığım asfaltta yüz üstü yatarak artık efsaneleşmiş film şeridi sahnesine doğru ilerliyordum.(Ruhlar bedenden önce sevişiyor olabilirler ama asla önce ölmüyorlar-bunu biliyorum artık)

Beni göremedi çünkü ben gözlerimdeki kanlı yaşlarla , bilincim yarı kapalı şekilde asfaltta yatarken o hayatın sesini sonuna kadar açıp birden kısan patlamalara anlam vermeye çalışıyordu.Tamam , kadınlar her zaman gösterişli , az bulunan ve parıldayan şeyleri sevmişlerdir ; (sevdikleri şeyin ideası budur , gerçek hayattaki yansımasının ise bir patlama ya da bir mücevher olmasının umurlarında olduğunu sanmıyorum) bunun farkındayım ama yine de ilgisini üzerimde toplayamadığım için kırılmıştım.Şimdi çok kırgın değilim , zaman ömürlerimizin yanı sıra nefretimizi de törpüleyebiliyor...

(kendi kafasından çıkan kanın içinde yatan bir adamın ömürden söz etmesi ne kadar manasızsa , bir insanın diğerlerinin kendinden nefret edebilmelerini sağlamak için her şeyi yapmasından sonra nefretten söz etmesi de o kadar manasızdır aslında-ona çok aldırmayın , ne dediğini pek bilmiyor)

Başında ısınmaya çalıştıkları ateşin yanından hızla kalktı ve koşarak arabaya doğru ilerledi , ardı ardına gelen patlamalarla biraz geriledi ama kaçmadı.Ben kendi kanımda boğulmak üzereyken için için yanan metal yığınının birkaç adım yanına kadar yaklaşmıştı bile.Keskin benzin kokusu benim artık bulunması gereken yerden epey uzakta olan burnum için bile tehdit edici boyutlardaydı , kim bilir onunki için neler ifade etmiştir..

Bana bakmadı.Asfaltın sağ tarafına doğru olan eğimin de etkisiyle ayaklarına doğru akan kan bile ilgisini üzerime çekmeye yetmedi.Arabanın içinde yanmaya devam eden adam “Bir şeyleri kurtarma” içgüdüsünü daha çok kamçılamıştı anlaşılan! Aslına bakarsak ona kızmam anlamsız , ben o arabanın içindeki (aslında çoktan ölmüş olan) adamdan daha ölü görünüyordum.Kimin daha ölü olduğu ise , tartışılabilir...

Sanırım ben tam dostumun neden öldüğünü hatırlamaya çalışırken (bu unutkanlığın sebebinin kaza olduğunu sanmıyorum-asfaltın , daha doğrusu etrafımda sıcaktan erimeye yüz tutan asfaltın salgıladığı zift kokusu ilginç bir şekilde kafa yapıyordu galiba) fark etti orada öyle ölü gibi yattığımı.Emin değilim çünkü o ana kadarki hareketlerini asfalta vuran ayak seslerinin uzaklığı ve şiddetiyle hesaplamıştım , ne yazık ki olası bir başını döndürme hareketini yaparken oraya buraya koşuşturup yere mors alfabesi ile “b-a-ş-ı-m-ı-ç-e-v-i-r-i-y-o-r-u-m-nokta” yazacak biri değildi...

Daha sonrası ise çok net değil : yattığım yerin tam altında , çok aşağılarda kapıların açılmaya başladığını hissettim ; kızıl saçlı , güzel gözlü kız başımdaydı.Arkadaşım (ömrüm boyunca sahip olduğum en “hayati” insandı-yazar kızgın gözlerle mecaza başvurmadığını anlatmak istiyor , bunu çok yakında siz bile anlayacaksınız) yanan arabadan çıkıp beni ayağa kaldırdığında ise ağlıyordu , yerde yatan bedenime bakarken saçları yüzüne düşmüştü.Gözlerinin tam içine baktım (onu yakından ilk defa bu an görmüştüm) , belki artık benim için kimsenin bir şey yapamayacağını anlar ve üzülmekten vazgeçer diye.Bugün geçmişi düşündüğümde anlıyorum ki , benim durumumda birinin öyle bir hareket yapması büyük bir cesaretmiş-ve aynı oranda aptallık muhteva ediyordu.

Evet.

Aptalca ama önemli bir başarı.

Birden durdu , arabada ve bedenimde parlayarak dans eden alevlere son bir defa baktı.Gözlerinde sadece kararsızlık vardı , sokağa bıraktığı köpeğini üşürken gören küçük bir kızın vicdan azabıyla itilen kararsızlığı.Tabi o bunu yenecek kadar güçlüydü ; arkasını döndü ve yürürken arkadaşına artık gitmeleri gerektiğini , bu ölü adamları nasıl olsa birilerinin kazıyacağını söyledi.Yani ben söylediği şeylerin bu olduğunu düşünüyorum.Bana sırtı dönük olduğu için dudaklarından bir anlam çıkaramamıştım.

Sesler...

Duyabildiğim tek ses alevlerin oradan oraya atlarken çıkardıkları çıtırtıydı-ve kapıların açılış sesleri...

O uzaklaşırken ben de onun için endişelenmekten vazgeçtim.Yapmam gereken son şey , kolumdan çekiştirip duran dostum ile görmem gereken kişiyi görüp gitmem gereken yere gidebilmem için aşağıya inmekti.Ben de öyle yaptım.

Alt tarafı sıradan bir kazaydı , iki üç gün içinde unutabileceği bir kaza.Belki araba direğe çarpmadan yaklaşık otuz saniye önce şoförün kendini vurduğunu , onun hemen yanında oturan adamın ise direksiyona müdahale etmeye hiç yeltenmeden hayallerinin kadınını seyretmeye koyulduğunu fark etseydi , bunlar geceleri uyumakta zorlanmasına yol açabilirdi.Ama o görmedi , böylece ben de onun şimdi huzurlu olduğunu düşünüyor ve kendimi bu düşünce ile tatmin ediyorum.Evet , insan çok aşağılık bir yaratık !

II

Neyse , dediğim gibi , bu önemsiz bir ayrıntıydı.Hayatımın en önemli ve en arzulu saniyelerini kapsasa bile...Şimdi ise ne hayatın , ne yitip giden kızıl saçlı kızların önemi var , tıpkı aslında önemli olan şeylerin bile artık önemsiz olması gibi.Üzerinde yürüdüğüm çizgi öylesine keskin ki , değerlerim ve değer verdiklerim hak ettikleri yerlere değil , dengelerinin elverdiği yerlere düşüyorlar.Ve şunu unutmayın , pahada ağır olan bir şey genelde yükte hafiftir.Onun uğruna ne kadar mücadele verirseniz verin , eninde sonunda çizgi üzerinde durmak zorunda kalacak ve canının istediği yere düşecektir.

Mücadeleler...Her seferinde başarı ile sonuçlanmıyorlar , ama istisnasız doğru olan bir şey varsa o da her mücadele sonrası yorulduğunuzdur.Hayat da sonunda hiçbir şey elde edemediğim 42 yıllık bir mücadele oldu benim için , tamam dünya üzerinde birçok iz bıraktım (yazılar-lekeler-gözyaşları-sevinçler diye uzuyor bu liste ama aralarında bir kadın yok gibi.İlginç bir nokta daha , çok ağladım hayatımda ama eminim benim arkamdan kimse ağlamamıştır) ama bir tanesi bile ona tutunmama ve ruhumun sonsuza kadar dünya üzerinde dolanmasına yardım edecek kadar güçlü değildi.Olamazdı da zaten.Çürük bir tohumdan asla (asla!) güçlü bir ağaç çıkmaz , hele bir de tohum isteksizse...

Söylenmemesi gereken , yüzyıllar boyu sıraları geldiğinde hep yutulmuş olan sözler söyleniyor bu karanlık delikte.Ağıtlara ya da pişmanlıklara yer yok artık : sizin de gayet net bir biçimde duyabildiğiniz gibi kapılar açılıyor (çok az kaldı).Neredeyim , ya da nereye gitmeliyim bilmiyorum : bildiğim tek şey olmam gereken yerde olduğum.

Size olacak şeyleri anlatmaya başlamalıyım artık , duyuyorum çok vaktim kalmadı...

Bilinmeyen yerde ilk gün : gözlerimin karanlığa alışma mücadelesi ve etrafımda sürekli nefes alıp vererek homurdanan şeyin ne olduğuna dair tahminlerle geçti.O her ne ise bilinmeyen bir sebepten dolayı bana dokunamıyordu , tıpkı benim mutlak karanlığa , bir daha hiç geri çekemeyecekmişim düşüncesi ile elimi uzatamayışım gibi.İlk gün (ya da günler-tahmin edeceğiniz gibi bilemiyorum-ya da bilmiyorum) böyle geçti ; karanlık ve ben iki acemi aşık gibi birbirimize bir türlü açılamadık.

Bu bahsettiğim zaman sıradan insanların hayat boyu yaşadıkları paradoksun mikro bir örneği gibiydi : uyandım (doğdum) ve uyudum (ve öldüm).Arada olanlar gerçekten anlatmaya değmeyecek şeylerdi , tıpkı insan hayatı gibi...

Bazıları hariç.Sizin hiç bilmediğiniz şeyler.Sürekli merak ettiğiniz şeyler hariç.

Eminim gittiğim yer hakkında bilmek istediğiniz bir sürü şey vardır.İnsanlar için biçilen hayat çok sıkıcı (en azından ödenilen bedel için çok az) ve eğlenceli kısım çoğu zaman gerekli materyalleri toplayabilenlere-ve kısmen de olsa bu şahıslarla sevişenlere açık.Bu yüzden (tabi sistemin ve tanrıların mutlu edemediği insanların cennet ile ilgili dinlediği masalların da büyük etkisiyle) insanlar hep merak ederler “öbür tarafı”.Ve insanoğlunun merak ettiği her şey ile ilgili bir çuval yalan uydurması kuralı bu nokta da işliyor.Melekler (hiç görmedim-belki kalbi tanrı sevgisi ile bembeyaz olanlara görünüyorlardır sadece) , şeytanlar (soğuk rüyalar dışında hayır) ya da ırmaklar.Aşık olanları cennetin en sıcak yerinde bile serinletecek sevgi ırmakları...

Ölümden öncesi ile ilgili konulardan belki de en popülerlerinden birisidir hayatın göz önünden film şeridi gibi geçmesi.Bunu arada sırada ben de yaşadım , bana sıkıntıdan salonu terk ettiren filmler bile bu kadar eziyet çektirememişti.Kötü bir yönetmenin , görmekten nefret ettiğiniz bütün oyuncuları toplayarak çektiği çok uzun bir film adeta , hayatımın en kötü sahneleri uzunca bir süre içinde defalarca geçiyorlar gözümün önünden.Belki de aslında kısa bir süredir , ama ben çok fazla sahne izledim , o yüzden hiç bitmeyecekmiş gibi geldi.Bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor derken duruyor aniden.

Görüntü donup kalıyor.

O görüntüyü belki de günlerce yaşıyorum[E.a.1] .Hatalar,gözyaşları,arkamda bıraktığım insanlar bütün gördüklerim.Ağlıyorum,canımı yakıyorum,kusuyorum nefretten ama hiçbir şeye yaramıyor.Sıkıca kapadığım ve defalarca parmaklarımla çıkarmaya çalıştığım gözlerim bilinç altıma doğru dönmüş , sürekli o görüntüye bakıyor.

Ağlayan çocuklar.Kızgın büyükler.Sevmediklerim.Benden nefret edenler.Ölüler.İçindeki öfkeyi dizginlemeye çalışan peygamberler.Ya da önemsiz insanlar , kuru bir yaprak kadar önemsizken canımı günlerce sıkmayı başarabilen insanlar.Kör olmak , kör doğmuş olmak istiyorum defalarca , acı bir hayat boyunca görülmüş rüyalardan vazgeçtiriyor beni.Kabus , rüyaya üstün geliyor insana ait kanunların geçerli olmadığı bu karanlık bölgede.

Her şey tekrar karardığında açabiliyorum gözlerimi.İnanın hayatın renkli aldatmacasının yanında siyah (kötünün,mutlak yenilginin,dışlanmanın rengi-sevginin ve aşkın olması gerekirken tecavüzün ve şehvetin rengi-insanın rengi) öyle huzur verici oluyor ki.

Kapılar açılıyor.

III

Kabus hayatım oluyor ve hayatım bir kabusun içinde yeniden doğuyor.

Kıpırdayamıyorum.Ruhum yanıyor ve büyümeye başlıyor.Bedenime sığamıyorum , kolumu sallasam duvarları devirecekmişim gibi geliyor , ve onlar yaklaşıyorlar.Ne ya da kim olduklarını , ne için geldiklerini bilmiyorum.Çocukluğumun geçtiği evdeyim ve onların merdivendeki ayak seslerini duyuyorum.Sesleniyorum ama evde kimse yok , cevap gelmeyince kalkmak için silkelenmeye çalışıyorum ama olmuyor.Vücudum sözümü dinlemiyor , öyle ki ağlamak istiyorum ama göz yaşlarım bile anlamıyor beni , akmıyorlar.Büyük bir taş düşüyor göğsümün üzerine , canım yanmıyor ama tam nefes borumun üzerinde baskısını hissediyorum.Yaklaşan sesleri duydukça taş daha da bastırıyor üzerime , bağırmaya çalışıyorum yardım için ama ağzımdan sadece kanlı bir hırıltı çıkıyor.Geliyorlar , kapıda olduklarını hissediyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor.Kapıyı açtıklarında yapabileceğim tek doğru şeyin gözlerimi kapamak olduğunu düşünüyorum ama olmuyor.Kapı aralanıyor ama gölgelerin arasındakinin kim olduğunu göremiyorum.

Uyandığımda ilk olarak ayaklarımı , daha sonra da soğuğu hissettim.

Soğuk ve karanlıkla boğuşuyorum , bir çocuğun korkması için gerekli olan iki şey.Birden güneş doğuyor çelikle betonun arasından.

Kapı açıldı.Şafak.

Güneş gölgenin daha çok yerini ele geçiriyor her saniye ile birlikte.Küçük,siyah karıncalar kaçışıyorlar ışığın giremeyeceği yerlere doğru.Işık büyüyor.Sabah.

Şu an en güçlü anlarını yaşıyor ışık çünkü tam görmek istediği şeyi aydınlatıyor.Üzerime vuruyor ışık ve biri beni çağırıyor.Daha çok karıncanın mağdur olmaması için karşı koymuyorum.Kalkıyor ve dışarı doğru yürüyorum.Işık hala en tepede ve güçlü.Öğle.

Belki de saat on iki civarındadır dışarıda , bilemiyorum.

İşte koridorun soluk ve yapay ışığının altına çıktım.Yürüyorum , polislerin arasında ilerliyorum.Avucumu sıkıyorum avucumun içinden yere damlayan kanı görmesinler diye.Ellerimdeki kanları.Kendimden emin olmalıyım , ben değilim günlerdir nezarethanenizde misafir ettiğiniz adam.Ben hiç karakola gelmedim hayatım boyu ; bir kere şahit yazılmıştım o kadar.Onda da konuyla alakam yoktu zaten.Yürüyorum ve kimseden korkmuyorum , kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı.Yürüyorum ; yanından geçtiğimiz pencereden dışarıya bakıyorum ama bir bok göremiyorum , çerçeveyi seçebildiğime göre kör değilim , sadece gece olmuş.Karanlık bu geceki krallığını kurmuş yine , sabaha karşı yıkılacağını bilmesine rağmen.O vazgeçmiyor.Ben de vazgeçemem.Eğer vazgeçersem beni bir daha kabul etmeyecektir.Bunu göze alamam , vazgeçmemeliyim.

Beni böyle bir günde , böyle bir anda serbest bıraktıklarına göre hiçbir şeyi bilmiyorlar demek ki.Her zaman olduğu gibi hiçbir şeyden haberleri yok.

Yürüyorum ve kapılar tek tek açılıyor önümde.Sanki sonsuza uzanan koridorlarda son hayat enerjimin tükenmesi için dolaştırıyor beni bu polis.Gördüğüm pencerelerden anladığıma göre hala gece ve biz yürüyoruz.Eminim saatler ilerliyor ama yol arkadaşımın yüzündeki bitkin ifadenin donukluğunda bir ilerleme ya da gerileme sezilemiyor , sanki o sadece beni buralarda yürütmesi için yaratılmış.Ben buradan çıktığım zaman yok olacakmış gibi hissediyorum.Belki bunun için ona arkamı dönmem bile yeterli.Arkamı bir dönebilsem , hepsi bitecek.

Dönemiyorum.

Ellerim hala bağlı bu arada.Bana o kadar güvenmiyorlar demek , kendi üzerlerine zincirsiz salabilecek kadar.Bu güzel.Eskiden söylenmiş olan bazı şeyler bugün bile geçerli olabiliyor demek ki , kurdun kurt olduğunu hissetmesi için çok sayıda köpeğin ondan korkması gerekiyor.

Akıntıya bırakıyoruz kendimizi ve büyük , oval bir salona döküyor üzerinde yürüdüğümüz taşlar bizi.Yüzlerce polis ; bir şehrin damarlarının temiz olması için çaba gösteren mikroplar adeta , yaşıyorlar.Salonda dolaşıyor , konuşuyor , yemek yiyor , belki bu salonda üreyip bütün dünyaya düzen ve adalet dağıtıyorlar.Bilemiyorum.Her şey olasıymış gibi geliyor , bilincim bulanık ve beynimi suyun içinde belli periyotlarla sıkılan bir sünger gibi hissediyorum.Yıllar önce uzun geceler boyu yapılan tartışmalar geliyor aklıma (saçma ; dünyayı elitler yönetir !) , artık düşünmek de istemiyorum,Daha doğrusu ne yapmak istediğim hakkında hiç bir fikrim yok..

...derken buldum ne yapmam gerektiğini...Daha doğrusu bunu bana onlar gösterdiler.

Şimdi kapının dışarısındayım.İçerideki hareketli , olabildiğine boğuk ve olabildiğine erkek hayatın tam karşıt görüşü hakim sokaklarda ; gökyüzü pırıl pırıl , aldığım her nefes yaşma içgüdümü tazeliyor ve sokak bomboş.Gece yapay ışıkla korunmayan her yeri ele geçirmiş , kendi dünyalarının kralları olan erkekler terk etmişler gündüz sahip oldukları tüm kaleleri...Şimdi bütün mevziler karanlık kadınların.Gece gibi suskun ve çekici kadınlar , kadın gibi karanlık bir gecenin tek sahipleriler şimdi...

Artık gitmem gerekiyor.Şahitlik etme zamanı yaklaştı.Bir kez daha karanlık alması gerekeni alacak , bedenden bedene sevgi yerine kan akacak ve o bir kez daha kazanmış sayacak kendini.Engel olamayacağımı biliyorum , yapmam gereken şey oraya gidip olabilecek bir mucizeyi beklemek.

Avucumu iyice sıkıyorum akan kan kesilsin diye ama hiç etki etmiyor.Ona vurduğum günden ; onu başından , tam alnından yaraladığım günden beri durmuyor.Lanetlendim , hem de onun kendi kanıyla.Belki canı yanıyor , bilmiyorum ama vücudu elimde kanıyor.Sadece ben görüyorum.Artık lanetliyim , diğerlerinden daha az farkım var.

Gideceğim yer iyice silikleşiyor zihnimde , bulamama endişesi ile hızla binanın yanındaki sokaktan ana caddeye çıkıyorum.Etrafımda daha çok insan var şimdi.Benim ve arkadaşlarımın hayatları daha gerçekçi olsun diye yaratılmış insanlar.Topraktan , binalardan , bilgisayar çiplerinden farklı olmayan insanlar.Hepsi bu dünyanın karnından çıktılar , bu dünya ile açıklanmayacak hiçbir şeye sahip değiller.Ne yaparsan yap üzülmüyorlar , onları üzmekten korkmamalıyım (o kadar fakir değilim , insanları üzmekten korkacak kadar değil) . Sadece ben ve arkadaşlarım için yaratıldılar.Belki ruhları var , hayatı yaşamak için mücadele veriyorlar belki de biz yanlarından geçip onları göremeyecek kadar uzaklaşınca biraz durup rollerini iyi yapıp yapmadıkları düşüncesiyle endişeleniyorlar.İnsan yapımı bir makine gibi kaskatı kesilip sistemin yeniden onlara ihtiyaç duyacağı anı bekliyorlar.Belki ruhları var , belki üzülüyorlar herhangi bir şeye bile...Bilemiyorum...Kafam hala bulanık.

Aralarında ilerliyorum gideceğim yeri bilmeden.Ter kokularını , ayırt edilme endişesi ile sürdükleri parfümlerini ve hiçbir kokunun gizleyemediği nefretlerini hissediyorum.Duydukları hınçla hayata kırmızı perdelerin arkasından bakıyorlar , nefretlerinin açtığı yolda onları kimsenin durduramayacağını bilmeksizin boğuşuyorlar zorluklarla.Yürüyorum aralarında ve farklı olduğumu anlayamıyorlar (telaşlanmamalıyım) , herkese standart olarak gösterdikleri hınçtan fazlasıyla karşılaşmıyorum bu yüzden.

Yürürken attığım her adıma iki saniye daha fazla yaşamanın mutluluğu enerji veriyor , iki saniye daha geçiyor ömrümden beni hüzne boğarak ve ben iki saniye daha olgunlaşıyorum erkenden atılma korkusu yaşadığım bu oyunda.İnsanlar yaşıyor , ben de yaşıyorum ve bu konudaki görüşünden hiç taviz vermeyen insanoğluna rağmen dünya da yaşıyor.Attığım adımlar büyüyor (telaşlanıyorum) ve yavaşça koşmaya başlıyorum , bakışlarımın dolaştığı yerlerde insanlar , hor kullanılmış kabuklardan farksız bakımsız etten kılıflarıyla yaşamlar yürüyor.Nefes alıyorlar , ve verdikleri her nefesle hava daha da kirleniyor , çürüyen organlarındaki bütün kırık hevesleri , söylenmeden ağza tıkılmış tüm cevapları , kalbe bir jilet gibi saplanan sıtmalı aşkların kanını dışarıya karbondioksit olarak veriyorlar.Nefretlerini kapının önüne çöplerini boşaltır gibi dışarıya boşaltarak nelere yol açtıklarının farkında değiller.Onların geceleri kirlettikleri havayı biraz olsun temizlemek , nefes alınabilir hale getirmek için her sabah ağlayarak gökyüzünü ıslatmaktan bıktım ! Şimdi düpedüz koşuyorum , paçalarım çamur oluyor ama umurumda değil , sanki ayaklarımın altında bitişi çizgisine doğru her saniye biraz daha eriyen metreler bütün yaralarımı iyileştireceklermiş gibi hissediyorum.Koşuyorum ve insanların bakışları yoğun havayı yararak uçuşan kurşunlar gibi sağımdan solumdan geçiyorlar.

Gitmem gereken yerin neresi olduğunu bilmiyorum ama oraya gitmezsen yine üzerime taşlar düşecek , biliyorum orayı bulamazsam onlar yine çıkacaklar sinsi gülüşleriyle merdivenleri.Düşünüp hatırlamaya çalıştıkça beynim kanıyor adeta.Acıyor ama yine de zorluyorum.Oraya beni içgüdülerim götürebilir sadece , bir de sahibine yaklaştıkça ısınan kan.Kanı takip et...

4our

Hayat çelişkilerle dolu.İnsanoğlu doğduğu günden itibaren uzun bir serüvenin içinde bulur kendini ; iniş ve çıkışlarla dolu bir yol , bir plandır hayat.Geçtiği yerler ve ayağına takılan taşlarla büyür , ve neredeyse tek amacı olabildiğince yukarıya çıkabilmektir.

Düşmeyi asla hayal etmez , öyle ki insanı şekillendiren herşey olanca koyuluklarıyla lanetlemişlerdir düşüşü ; düşen melek[1] , düşen insanlar , hepsinden uzak durulur ve kibirli gözlerle seyredilir bu yolculuğun bazıları için hüzünlü bir şekilde sona erişi.

İnsan düşmemelidir ; ama şu an omuzlarıma sertçe vuran yağmur tanelerinin varlığının tek gerekçesi düşmeye duydukları açlık olmalı.Düşer ; metrelerce , yüz metrelerce hiç hız kaybetmeden yaklaşır dünyaya , yere çarptığında ise tamamen dağılır ; sahip olduğu tek şey özünü kaybederken özüne , yaradılışının gerçeğine bir anlık bile olsa sahip olmaktır...

Herhalde.Bilemiyorum , kafamın içinde kocaman fareler beynimin içini kemiriyor.Her saniye sona daha da çok yaklaştıklarını ; ama doyamadıklarını hissediyorum.Her geçen saniyeyle birlikte birkaç günü daha kaybediyorum anılarımdan.Sevgililerimi , babamın sesini , yaprakların hışırtılarını hatırlayamıyorum.Geçmişi kaybolan bir adamım ben artık , geleceğim ise temelsiz bir evden , köksüz bir ağaçtan ibaret artık...

Yağmur hızlanıyor ve ben o sonsuz anı bekliyorum.Çalıların arasından izliyorum şehrin yüzlerce çıkışından biri olan bu otobanı.Çoğu insan hiç uğramadı buraya , binlercesi ; hatta milyonlarcası için bir numaradan ibaret belki de.Bir numara.Acaba bu numara yahudi kabalasında benim için ne söylerdi ? Ölüm mü , yoksa kurtuluş mu ? Artık fal baktırmak için çok geç.Yaklaştıklarını hissediyorum.

Yol garip bir şekilde bomboş.Yolun kenarlarını mesken tutan evsizler de ortalarda gözükmüyorlar.Ters giden bir şeyler var ; yol kenarındaki ateş hala yanmamış.Kızıl saçlı kız bu soğukta üşüyor olmalı.Neyse , bu o kadar da önemli değil ; herhalde artık üşümemeyi öğrenmiştir.

İşte yaklaşıyor , birazdan kaldırılmaması ilahi sebeplere dayanan bir telgraf direğine çarpacak , onun öldüğünü ; ve efendime ulaştığını göreceğim.Görevim bitmiş olacak insanların nefret kokan dünyalarında.

Yaklaşıyor , çok az kaldı.Kurtuluyorum sürekli anlaşılmama endişesine sahip olmaktan.Rahat bırakılmak için şizofren bakışlar fırlatmak zorunda kalmayacağım artık.Ah insanlar , yapmanız gereken şey asla öğrenemeyeceğiniz şeydi , bunu asla bilemeyecek ve asla mutlu olamayacaksınız.

Artık çok yakın.Kapıların açıldığını buradan bile hissediyorum.

Durdu.Araba direği geçti ve biraz ötesinde durdu.İnen iki kişinin hayatta olduklarını görebiliyorum , yolun kenarında duran ev yıkıntısı gibi bir şeye doğru ilerliyorlar.O yaşıyor , demek ki mehmet işini yapamadı.

O zaman bunu benim yapmam gerekiyor.Milyonlarca yıl önce gönderdi tanrı ölümü dünyaya , bu mavi elbiseli bu iki adamın da bir gün herkes gibi ölecekleri anlamına geliyor.O gün ; bugün olmalı.

Ayağımın yanında duran taşı alarak onlara doğru yürüyorum.Mavi pantalonlarının paçalarındaki kurumuş çamuru görebilecek kadar yakınım şimdi onlara.

Taşı sertçe soldakinin kafasına vuruyorum.Kanlar saçarak yere düşüyor , kandan kıpkırmızı olan şapkasına basarak ötekinin üzerine atlıyorum ; bana silaha benzer bir şey doğrultuyor ve taşı göğsüne vuruyorum.Bağırarak sırt üstü düşüyor ; şimdi üzerindeyim.Gırtlağımı sıkmaya çalışıyor ; taşa tekrar uzanıyor ve tam burnunun üzerine vuruyorum , artık burnu yok.Sonra tekrar , tekrar , tekrar...

Şimdi ikisi de yerde hareketsizler.Gözlerimdeki kırmızı perdeler kalkıyor.Görev bitmiş olmalı , artık aşağıya inebilirim.

Eminim biri ya da bir şey beni aşağıya alacaktır.

Ama olmuyor.

Çıldırmak üzereyim ; kafamı sağa sola çeviriyorum.Gökyüzünden bir işaret bekliyorum ama bulutlar aralanmıyor , duymayı beklediğim ilahi sesten ise hiçbir iz yok.Bir şeyler bulmak üzere arabalarına yaklaştığımda...

Yerde yatan iki adamın buraya bir polis arabasıyla geldiklerini görüyorum.Arkama dönüp cesetlere gözümdeki kırmızı perdeler olmadan baktığımda ise öldürdüklerimin Yaralı adamın bana Mehmet ile Selim olduklarını söyleyip zihnime yüzlerini kazıdığı kişiler değil iki polis olduklarını görüyorum.

Kahretsin.

Polisler neden geldi ?

Daha da önemlisi Mehmet ile Selim neden gelmediler ?

Polislerin yanında durdukları yıkıntıya biraz daha dikkatli baktığımda ise onun kafamda canlandırdığım gibi yıllar önce yıkılmış bir ev değil , yanmış bir araba olduğunu anlıyorum.

Biraz eğri duran bir telgraf direğine çarpmış bir araba.

Gözlerimden sonra zihnimdeki perde de kalkıyor ve hatırlıyorum ; dün yaşanan kaza sırasında burada olduğumu ve geceyi ifade vermek için karakolda geçirdiğimi.

- “Eminim boşa harcadığın ömrün boyunca bizim sadece kumar oynayan insanlarla ve fahişelerle uğraştığımızı düşünmüşsündür.”

Gördüğüm kadarıyla yarası hala geçmemişti.Her zamanki gibi alaycı ve

tehditkar bir ifadeyle gözlerime bakıyordu.

- “Ben hep tanrı ile aranızda masum insanlar ve günahkarlar diye bir ayrım yaptığınızı düşünmüştüm.” Söylediğim şeyi daha önce çok duyduğunu anlatmak istercesine sessizce gülümsedi :

- “Masum mu ? Böyle bir ayrım olsa bile yine de listemin üst sıralarında bir yerde olurdun.Yaptıkların asla bağışlanamaz.”

- “Yaptıklarım mı ? Ben ömrüm boyunca hiç günah işlemedim ! Hayat tarzımı tanrı belirler ; tıpkı diğer arkadaşlarımınkileri belirlediği gibi.”

- “Ömrünü bir mabette geçirmiş olman seni bu kadar gururlu yapıyor ; anlıyorum.Peki ; neden sürekli ona tapmak yerine bir an durup onun sizin gibi küçük yaratıklardan gerçekte ne istediğini ; ya da ne isteyebileceğini düşünmedin ? Yarattığı balık için okyanusu yaratan[2] , sana muhtaç olabilir mi ?”

Durup bir an için durumuma dışarıdan baktığımda bu tartışma için ne

kadar geç kaldığımı fark ettim.Ben , bütün hayatını tanrısının emirlerini uygulamaya ayıran ben , onu reddedenin hizmetkarları tarafından aşağılanıyordum.Ümitsizliğin verdiği rahatlıkla son bir soru sordum :

- “Peki senin gelmeni sağlayacak kadar önemli olan günahım ne ?”

- “Yüzyıllardır körlükle bağlandığınız her tapınağı yakanlar da sizler oldunuz.Türünüz artık tolerans sınırlarını aştı , gözlerinden perdeleri biraz kaldırılmış olanlarınız sonun yaklaştığını görebiliyorlar.Ama siz , göremeyenler girdiğiniz batağa her gün biraz daha saplanıyorsunuz.Ve sevginin nefrete dönmesi ile nefretin şiddeti paradoksal olarak her gün artıyor.Her geçen gün sokaklarınız daha yaşanmaz oluyor.Kadınlarınız artık eskisi gibi mutlu değiller , ve çocuklarınız şiddetin beyninde büyüyorlar.Günaha biraz bile yatkın olanlarınız ; mesela sen , ufak bir kışkırtma veya ödül vaadiyle gölgelerin içine girebiliyorlar.Haydi kendi ağzınla söyle , sana ne vaadedildi ?”

- “Korktuğum tek şeyin aslında olmayan karşıtı.Sonsuz hayat...” Sözler kendi istemim dışında ağzımdan dökülmüştü.

- “Basit bir şey için seni yaratana karşı geldin , öldürdün.Onu hiç anlayamadığınız , emirlerindeki kırçılları görmeden sadece siyahın yanındakiler ve sadece beyazın yanındakiler diye ayırdınız kendi kendinizi.Sizi ayırmaya o gerek duymazken , bunu kendi kendinize yapmaya kalkıştınız.Sonunuzu ise ; ne yazık ki göremeyeceksiniz.Sen ise , şimdi benimle geliyorsun.tıpkı ruhları sonsuza dek kaybolan diğerlerinin binlerce yıldır yapmak zorunda olduğu gibi.”

Sonra , onunla gittim.Tek tek açılan yedi kapıdan geçtim ve son durağıma

geldim.Ölüm gibiydi ölüm ; karşı konulmaz ve adil.Uzun süreden beri buradayım , ruhu çoktan kaybolmuş bir adam olarak ; insanlığını kaybetmek üzere olan genç bir yazara onun ne kadar önemli bir şey olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum.

son

Scene 2 - 42 [2001]

“Cehennemin yedi kapısı vardır” [1]

SCENE 2 [2]

42...

Tembellik bulaşıcıdır ; kapı altlarından , pencerelerden , herhangi bir yerden girer ve sizi esir alır.Kolunuzu kaldıramaz hale gelene kadar onu solur , yavaş yavaş bütün hayatınızdan sıkılırsınız.Adım adım...O da bunu yaşıyordu.Daha önceleri defalarca yaşamıştı ama.Neyse...

Hani bir işe başladığınız an bitiremeyeceğinizi bilirsiniz ya ; ona da öyle oldu işte.Gözlüklerini aramak için kalktı sandalyeden ama içine bulamayacağı doğmuştu , o yüzden yerine tekrar oturdu.”Bunun gözlüksüz de halledebilirim” diye düşündü ve ilk sayfayı açtı.

"Kalbimde bir tırnak iziyle doğduğumu gördüm rüyalarımda hep ; buna inanmaya çalıştım.Ama belki de zihnimde oluşturduğum bu izi bana orman hediye etmiştir...Doğumumu kimse bilmediği için bunu da kimse bilemeyecek...Ben dahil ; bilmem gerekenleri hiçbir zaman öğrenemedim zaten (konuşma sırası başkasına geçtiği zaman hep son sözümü söylememiş olurdum bu arada ; bu da beni anlayabilmeniz için önemli bir ayrıntı).

Yaralı olmasına rağmen yüreğim bir kurdunki kadar güçlüydü.Yola çıkmaya hazır olduğumda onu aklımın yerine koydum ve kasabadan arta kalan yıkıntılardan uzaklaştım.Çan sesleri duyuyordum ; hem de ormandaki eski kilisenin büyük savaşlarda yıkılmış olduğunu bilmeme rağmen..Bir de tanımadığım başka bir ses vardı ; asla gelmeyecek insanları yardıma çağırıyormuş gibi acılı bir ses.Sanki ağaçların yıllar önce cansız bir kadının yanında buldukları çocuğa selamıydı bu.Susmadan önce yedi defa yankılandı kulaklarımda...Her seferinde canımı daha çok yaktı ama ; ruhumu ona teslim edecek kadar zayıf değildim.Sonra sustu...Kısa yaşamımda geri çevirdiğim ilk çağrıydı , hayatımın girdiği yeni periyodun ilk çığlığı...

Yürümeyi öğrendiğim yerin birkaç adım ötesinde başladı yolculuğum.Birkaç adım dediğime bakmayın ; kasaba ile orman arasındaki patika istediğinde oldukça uzun olabiliyordu.Çocukken beni öyle korkuturdu ki ; eve girerken kapıyı asla sonuna kadar açamazdım.Belki hala öyledir ; bilemiyorum.Yüzüm yüzyıllardır dokunamıyor orman rüzgarlarına...Son dokunduğumda ise tiksinmiştim hayattan ; bir an önce sıradanlığın çemberini kırıp kaosun davetini kabul edebilmek için hızlı adımlarla ilerliyordum.Aklıma koyduğum şeyi yapacaktım ; bu yüzden arkama bir kere olsun bakmadım.

Kurt ulumaları duyuluyordu ormanın derinliklerinden.Hissediyor ve ürperiyordum ; hem de normal bir insanla kıyaslanamayacak kadar fazla...Doğa ananın bir armağanı bu bana ; insanların duyamayacağı çığlıklardan oluşan bambaşka bir dünya daha var kafamda...Bu lanetli topraklardaki kurtları ve gecenin diğer çocuklarını görebilmek için sisin kalkmasına gerek duymuyordum.İlerledikçe sesler çoğaldı , çoğaldı , çoğaldı ve ben kafamdaki bütün kurtlar kulaklarımdan dışarı dökülünceye kadar koştum.Ateşin belli belirsiz parladığı o yere yaklaştıkça , sıcaklığa yaklaştığım her an sis ; bir kalenin kapıları gibi azar azar açılıyordu önümde.

Akıl çağıma erdiğimi düşünüyordum ama meğer ormanın beni yönlendirdiğini anlayamayacak kadar küçükmüşüm...

Sonra onu gördüm : doğanın muhteşem çocuğunu.Beni uzun süredir beklediğini anladım yüzündeki ifadeden.Bir rüya gibiydi adeta , sizi gecenin bir yarısı ter içinde yatağınızdan fırlatabilecek bir rüya.Bana bakıyordu ; yüzünde hayatın sağlıklı pembeliğiyle..."

Nefesini bıraktı ve kitabı kapadı.Sandalyeden kalkarken yüzü tokat yemiş gibi pespembeydi.Geçmişin ve çözümsüz bir teslimiyetin etkilerini savuşturmak istercesine iki yana salladı kafasını ve mutfağa yöneldi.Yemek masasının üzerindeki ilaç kutusunu bir parmak darbesiyle devirdi(hasta kalbi bunun için onu hiç affetmemiş olmalı).Buzdolabından bir bira çıkardı,raftan aldığı bardağı şişenin yanına koydu ve onu hüzünle izleyen bardağa aldırmadan açacakla şişeyi açıp tekrar çalışma odasına girdi.Oda yarım senedir kızıl saçlı bir kadının sevgisinden yoksun olan bir erkeği andırıyordu ; eksik ve hiçbir zaman tamamlanmayacağını hissediyormuş gibi görünüyordu : kitap rafları ve yerler toz içindeydi ; duvarda kimlere ( ya da nelere...) ait oldukları anlaşılamayacak kadar tozla kaplı iki çerçeve asılıydı.Eğiktiler ve birbirlerine kalın bir V oluşturacak şekilde dokunuyorlardı.Tüm sahip olduğu şeyler kitaplarla dolu birkaç dolap,tek bir sevişmeye bile ev sahipliği yapamamış bir karyola ve üzerindeki kağıtlardan bacakları bükülmüş bir masaydı.Odanın duvarları birkaç ay önce boyanmıştı ; ama üçüncü sınıf bir boyacı tarafından ve muhtemelen kireçle boyandığı için iğrenç bir görünüme sahipti.Oda tozluydu , anlaşılmazdı ve her yerde kağıtlar vardı (demek insanlar ile mekanlar uzun süre birbirlerinden ayrılmadan yaşarlarsa ortak noktalar kazanmaya başlıyorlar.Okuyucu kahramanımızın da en az odası kadar tozlu,anlaşılmaz ve sadece kağıttan ibaret olduğunu az sonra kendi gözleriyle görecek.Sadece biraz sabretmesi gerekiyor.Aslında burada yapılması gereken şey okurun sabretmesi değil yazarın kamerayı kahramanının üzerinde dolaştırması olmalı.Kusura bakmayın , hemen başlıyorum.)

Aslında anlatılacak çok bir şey yok ; karşınızda büyük mücadeleler vermiş , savaşlar kazanmış ( alacakaranlıktan sabahın ilk ışığına kadar uzanan ve dünyanın çok uzak köşelerini dolaşan bir hayali saymazsak) , sevmiş ve sevdiği için ölecek kadar fedakar olabilmiş bir insan yok çünkü.Belki de anlatılacak çok şey var ; belki de Selim böyle bir insan olduğu için anlatılacak çok şey var...Bu düşünce size de inandırıcı geldiyse ona dikkatlice bakmaya devam edin.Görebilirseniz benim size anlatacaklarımdan daha çok şey biliyor olacaksınız.

Yüzüne baktığınızda yaşı otuzu geçmeden yaşlanan insanlardan olduğuna karar vereceğiniz biriydi Selim ve yaşı otuzu geçeli çok oluyordu.Hayattan ona bir şeyler vermesini asla beklememiş ; sahip olması gereken şeyleri alabilmek için , yaşaması gereken duyguları doyasıya yaşayabilmek için mücadele etmeye karar vermişti.Uzun zaman önce aldığı bir karar böyleydi ; ama onun durumunda kronolojik olarak gerçekler ideallerden daha yakın...

Evet ; öyle yaşamak istedi ama hiçbir zaman o kadar cesur olamadı.Asla yapamadı yapması gerekenleri ; sürekli çok genç ve tecrübesiz olduğu bahanesinin arkasına sığındı.Artık yolun yarısını geçen yaşı bu son sığınağın arkasından da çıkardı onu ve hayatın önüne çırılçıplak , savunmasız bir biçimde bırakıverdi.Kendinde arayıp da bulamadığı nitelikleri diğer insanlarda görmek en çok nefret ettiği şeylerden biri oldu , zaman ilerledikçe bu yüzden kalabalıklardan kaçmaya başladı.Ama boş sokakları hep sevdi Selim...

Temiz hava , sıcak ekmek gibi herhangi bir bahane ile erken kalkan biriyseniz ona rastlamış olmanız muhtemeldir sabah serini sokaklarda , güneşten önce kalkıp şehirlerin uyanışını izlemeyi seven eski insanların soyundan geliyordu.Gece boyunca dinlenmiş parke taşlarının yaydığı serinliğin yüzüne vurmasından zevk alıyordu ; üstüne üstlük bir de gece yağmur yağdıysa...Yağmuru da seviyordu Selim ; bu satırların yazarı kadar olmasa da...

Hayatın ona verdiği kırışıklıkların karşılığını öksürüklerle veriyordu ; nefreti sönmeye yüz tutmuş , yalnız olabildiği için ayakta kalmayı başarmıştı..Tanrısını kaybetmiş ama ölümden daha güçlü olan tek şeye ; hayata olan saygısını asla azaltmamıştı.Hala gülümseyebiliyordu istediği zaman ; henüz bu yeteneğini kaybetmemişti kitabı okumaya başladığında.Kaybettiklerinin yüzündeki o güzel anlamdan başlayacağını bilse eminim o kapağı hiç açmazdı...

Hayatı ise ülkesi gibiydi : doğduğunda da ölmek üzereyken olacağı gibi sahipsizdi ve etrafında hep onu istemeyen şüpheli bakışlar olmuştu.Onu yakınları büyütmedi.Yani bakmak zorunda olan insanlar tarafından değil ; içlerinde bir insan yaşadığı sürece bakmaktan başka çaresi olmayan insanlar tarafından yetiştirildi.Çocukluğunu ve gençliğini büyüme değil dizlerinin üzerine çökmeme mücadelesi vererek geçmişti ve bu aralar ; “altın çağ” olarak tabir edilen döneminde ise ölümünün ani ve kötü olacağını hissediyordu sık sık.”Ya sev ya terk et” diyememişti hiç ama ülkesini hayatı boyunca ironik olarak mükemmel temsil ettiğini söyleyebiliriz(Bunu siz de gördünüz ve daha çok şeye şahit olacaksınız...Sandığınız gibi ülkesiyle paralel giden hayatının verdiği sorumlulukla ülkesini kurtarmayacak ; hayır , inanın bana o kendini bile kurtaramadı.)

Nefes almayı kesti yine , dışarıdan gelen tıkırtıları duymaya çalıştı yağmur devam ediyor mu acaba diye.İstediği sesi duyunca saldı nefesini ve kitabı seyretmeye devam etti.Yaprakların yanları ve alt kısımları sararmış ; iple sayfaların birbirine bağlandığı kısım ise içinde bazı sayfalar artık kayıp olduğu için hafifçe içeri çökmüştü.Kimi yapraklar yıllar öncesi meydana gelen bir ıslanma sonucu deforme olmuş ve okunmaz hale gelmişti.Yıpranmış yeşil cildinin üzerinde bırakın kitabın adını , tek bir harf yoktu ; sanki okur kendisini bekleyen tehlikelerden haberdar olmasın diye kitabın adı sayfaların arasına saklanmıştı.Kitabın istediği merak edip kapağı kaldırmanızdır ve çoğu insan bu hataya düşer.Tuzakların üzeri genellikle oraya rasgele düşmüş olan yapraklarla kaplıdır ; kenarı burkulmuş bir sayfa ya da kapaktaki bir kan damlasın ise yaprakların üzerinde tüm çekiciliğiyle uzanmış bir kadına benzer ; tek amacı sizi bulunduğunuz durumdan biraz daha dibe çekmektir...

Elini kapaktaki kan lekesinin üzerinde belki yüzüncü defa gezdirdi ve elindeki kutuyu yarısına kadar boşalttı.Kendinde bunu yapacak cesareti bulduğu an tekrar kapağı kaldırdı.Bunu yaparken yüzünü yeni bir tokat yemekten korkarmış gibi buruşturmuştu...

"42"in yazarı belirsizdi.Ne iç kapakta ne de satır aralarına alınmış notlarda ; notları bırakın kitabın şimdiye kadar okuduğu kısmında tek bir isime rastlamamıştı.Kitabın konusu dışında içinde sadece yan yana getirilmiş iki rakam vardı ; kırmızı büyük karakterlerle "42" yazıyordu ilk sayfada.Bunun bir damga olduğunu etrafındaki çemberden ve kabarıklığından anlamıştı.İşini şansa bırakmayı sevmezdi ama son zamanlarda edindiği deneyimler ona her şeyin mantık çerçevesinde yürümediğini öğretmişti ; eğer bir olayın olması gerekiyorsa kainat asla sınır tanımıyordu.Uzun yıllar önce bir tabutun açtığı kapıdan insanlarla birlikte dışarı çıkıp bir daha dönmeyen tanrısının adını andı ve rasgele bir sayfa açtı , hangi paragrafı okuması gerektiğini bilmek zorunda değildi ; ne de olsa gözleri gidecekleri yere çoktan gitmişti :

"Uzun yıllar boyu uzak durduğum , adeta tiksindiğim iki şeyi arka arkaya yaparken en ufak bir utanç duymadım : diz çöktüm ve hayatın bana verdiği en zararlı , en faydalı , bana en uzak ve bana en yakın şeyi yüzyıllar sonra yeniden elime aldım.Haçı kızı gömdüğüm yerin baş ucuna sapladım ve doğruldum.Sevdiğim birini kaybettiğim için ağlamadım , bencilliğim yerini insan dışı bir özveriye bırakalı çok uzun zaman oluyor ; toprağın altında yatmakta olan kadına tek tepkim bir yüzük oldu.Sadece bir yüzük elimden kayıp kabarık toprağa düştü...Her yol başladığı yerde son buluyor tanrımızın himayesinde ; bundan artık eminim.Şimdi düşünüyorum da yüzük düşmedi aslında(bunu kabul edersem yaşadığım yerler içinde yerçekimine sahip olmayanlarını göz önüne alarak iyi bir bahane oluşturabilirdim) ; sadece yapması gerekeni yaptı.Geldi ve gitti.Başlangıç ve bitiş.Işık ve karanlık.Hayat ve kurtuluş.Ölüm ve yeniden doğuş.O ve ben.Ne yapmam gerektiğini düşündüm tekrar ve sapsarı altın toprağın içine gömüldü yavaşça ayağımın altında.

Sevdiğim tek kadın öldü.Hayat yerini ölüme bıraktı.Onun bana bıraktığı tek iz olan yüzüğü toprağa gömüldü.Işık yerini tekrar karanlığa bıraktı.

Zaten en başta da her yerde sadece karanlık vardı ; ışık bir fırsat bulup bitmez bir açgözlülükle bütün siyahlıkları kemirmeye başlayana kadar.İşte o zaman ışığın bekçisi olan insanoğlu fark etti o parlak metali ; kimi uğruna savaştı , benim gibi özel sebepleri olanlar da nefret etti ondan.Tanrılar , krallar ve kontlar yaratıldı altından ; silahlar , taçlar , heykeller ve en önemlisi yüzükler yaptı insanoğlu ; sonsuz bağlılık kandırmacasını ve bir gün mutlaka insanın yüreğine işleyerek ölümün emsalsiz gücünü simgeleyen yüzükler.İşte her şey böyle başlamıştı...Sarı metal karanlıkta parladı ve insan uygarlığının yaşamı değişti.Hem de hiç onarılamayacak yaralar alarak.Her şey böyle başlamıştı işte...

Ruh da böylesine acı çekerek çıkar aydınlığa ama yolculuğu buna değecek kadar uzun değildir.Sürekli sevdiklerimizi alan hayat keşke verirken de bu kadar rahat olsa..."

Titriyordu.Kendini geriye bıraktı ve aniden salınmış bir nefes gibi sandalyenin üzerine çöktü.Olasılıklar zaten yağmur yüzünden basık olan havanın daha da yapışkan olmasına yol açmış , böylece Selim’in odası yaşanmaz bir yer olmaktan çıkıp daha da saldırganlaşarak insanı öldürebilecek bir yer konumuna gelmişti.Sol elini kaldırıp bir süre seyretti ; daha sonra da şüphelerini haksız çıkarabilmek için üstünü aramaya başladı.Ceplerinden çıkan her şeyi masaya attı , aradığını bozuk paraların ve anahtarların arasında da bulamayınca masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı.Onları da masaya boşalttı ve gözlerine ağrılar girip kendini yatağına atana kadar kurcaladı küçük gereksiz-şeyler-yığınını.Son enerjisini de ağlayarak harcadı.Acizlik ve zayıflık insanlar arasında olduğu kadar insanın içinde de bulaşıcıdır , ruhunuzu ele geçirdikten sonra bedeninizi de sarar.Ruhsal anlamda biten Selim , yağmurun durduğu sıralar uykuya daldı ve o gece rüya göremedi...

(Kahramanımızın uyuduğu sıralar yağmur durmuş olabilir ama bilinç altında dolaşarak seneler öncesine döndüğümüzde bir yerlere yağmaya devam ettiğini görebiliyoruz.Yağmur yağıyor ve bir hastane bahçesi geliyor gözümüzün önüne : insanlar koşuşturuyor , kimi ağlıyor kimi de çaresizlik içinde bekliyor.Yağmur yağıyor , doktorlar uğraşıyorlar ama hayat daha önceleri de defalarca olduğu gibi yine çok güçlü değil ölüm karşısında.Yağmur yağıyor , hayat direniyor ama geri dönüş için çok geç ; ruhlar toplanmaya başlıyorlar acil servisin çatısında.Bir tek genç adam görüyor onların geldiğini-ona bu yetenek artık çok çok yaşlı olan bir adamdan armağan- , ümitsizlikle çıkarıyor parmağındaki yüzüğü ve onlara kötü haberi vermeye gelecek olan doktorun hastasının son nefesini verdiğini görmesinden önce çöp tenekesine fırlatıyor.Yağmur yağıyor ; insanlar ölümün soğuk eli sırtlarında dolaştıkça daha da ürperiyorlar ve genç adam düşünüyor.Yağmur yağmaya devam ediyor ; ruhlar alacaklarını aldılar ve uzaklaşıyorlar.Yüzünde bir gülümseme ile onları seyreden Selim arkasındaki çöp kutusuna dönüyor ve düşünüyor.Aklında ise tek bir cümle var : “Her yol başladığı yerde son buluyor.” Niye sürekli aynı sahneleri yaşamak zorunda kaldığını düşünerek yüzüğün tekini bir mezarın üzerine bırakıyor , diğeri ise şimdi kim bilir hangi çöplükte ya da hangi kadının parmağındadır...)

*

- “Bunu birbirimize sürekli söylerdik ama bir gün gerçekten beni görmeye geleceğine asla inanmadım...Yağmurdan sonra ortaya çıkan böcekler görmüştüm ama bir insanda ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum...Hoş geldin dostum , lütfen otur”

- “Bana hiç güvenmemiş olduğunu bilmek güzel bir duygu.En azından bu karara varana kadar benim üzerimde düşündüğünü gösteriyor.Son zamanlarda hatırlandığımız için değil unutulmadığımız için sevinecek kadar düşüyoruz hepimiz.Evet , zaman çabuk geçiyor ; öyle değil mi ?”

Boş ve rutubetli bir odadan parlak ve iyi döşenmiş bir ofise yapılmış bir yolculuk bir iki otobüs durağı arasında yüzyıllar olduğu izlenimini uyandırmıştı Selimde...Rüya göremediği ama bilinç altının bizim tarafımızdan didik didik edildiği gecenin sabahında yaşadıklarını paylaşması gerektiğini düşünmüş ve buraya gelmişti.Onu buraya getiren yolara kendini bırakabilmek için yağmur dinene kadar apartmanın girişinde beklemiş ; sonra hızlı adımlarla yola düşmüştü.Köhne sokakları geçmiş ; insanların yüzlerine bakmamak için kendini zorlayarak bir otobüse binmiş ve kendini İstanbul yollarının güvenilirliğine bırakmıştı.Şimdi iyi ya da kötü ; buradaydı...

Gerçekleri konuşmak gerekirse içinde bulunduğu ofise ve masanın öbür ucunda oturan adama şeklen yakışmıyordu.Tavana ve duvarlara yerleştirilmiş spotlarla aydınlatılan odaya yoğun bir para kokusu hakimdi.Mobilyalarda bile şımarık zengin çocuklarda görülen “ben bir şeyi istediğim zaman o olur!” havası vardı.Arkadaşı ise yüzüne yerleşmiş iç Anadolu gülümsemesi ile ona bakıyor ; belki de içinden “bu lanet delinin” onu niye ziyaret ettiğini çözmeye çalışıyordu.Bir zamanlar dost olmuşlardı (ki o zaman bile birbirleriyle uyumlu olmadıkları herkesçe fark edilmişti) ; evet çıktıkları yer aynıydı ama girecekleri yerler kesinlikle farklı olacaktı...

İnsanların hayatlarının gidişatını belirleyecek olan küçük mucizeler genellikle fırsat olarak adlandırılır.Kimi insanların bunları yakalamak konusunda doğuştan gelen bir yetenekleri olur ve bu yetenek mutlu bir hayat , güzel bir eş ve sevgi dolu bir aile gibi şeylerin yanı sıra diğer kesimin ; “eline gelen bütün fırsatları kaçırmış masum ve iyi insanların” nefretini de kazandırır.Zamanın her aşamasında bu mücadele sergilenmişti ve şimdi bu aydınlık ofiste her iki taraf da birer “örnek üye” ile temsil edilmekte.

Selim kaybettiğinde daha güçlü görünmeye çalışır , asla ödün vermez ; Mehmet ise ağlamaktan asla çekinmezdi.Selim kaybettiğinde bunu kadere yükleyerek omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletirken Mehmet sürekli nasıl daha iyisini yapabileceğini düşünür ve doğru yerde doğru zamanda olmaya özen gösterirdi.İnsanlar ona baktıklarında olmak istediklerini görüyorlardı , Selim’e baktıklarında ise ne olduklarını[3]...Oysa gerçek bir gün mükemmelin normali hayal etmesi ile doğmuştu ; onlar bunu asla anlamadılar.

İnsanların haklı isyanları ile sürekli olarak zayıf düşen kader ile zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyi olmayan mücadeleci ruh arasında kılıçlar çekildiğinde onlar henüz doğmamışlardı bile ve hangi klana ait olacakları çoktan belliydi...Her şey başladığı yerde biter ve bütün oyun daha öncesinden yazılmıştır ; burada aktörler sadece küçük karakterleri içinde ileri geri gidebilecek kadar izinlidirler.

- “Değişmiş olacağını tahmin ediyordum.Hayat sadece beni eskitmiyor ; bunun bilincindeyim.Önemli olan aynı yerde kalmak değil ; suyun seni sürüklemesini biraz olsun kontrol edebilmektir bence.”

- “Evet ; değiştim.” diye cevap verdi Selim. “Köprünün altından sular benim tarafımda da geçiyor.Hepimiz elbet bir gün kapılacağız o sulara , önemli olan ne tarafa doğru gideceğimdir , geriye ; karanlığa doğru yol aldıktan sonra kontrolün ne anlamı var?” Mehmet masanın üzerinden aldığı çakmağı ile bir sigara yakarken Selim’in ince alayını üzerine alınmamış görünüyordu.Çakmağı yerine koydu ve aldırmadığını tamamen belli edebilmek için konuyu hiçbir açıklama yapmadan değiştirdi :

- “Yüzün bir savaşçının daha yorgun bir insana dönüştüğünü anlatıyor.Siz “iyi” insanların genç ve kuvvetli nüfusu gittikçe azalıyor.Neler oldu sana ?”

- “Sadece nüfus kağıdım gün geçtikçe biraz daha eskiyor o kadar.Böyle basit gelişmelerden başka bir şey olmuyor artık.Günler bana dokunmadan geçmeye başladı.Hayatın seni umursamaması insanlar tarafından umursanmamaktan daha çok koyuyor.Eskisine göre daha çok korkuyorum yağmura çıkmaktan ; beni hiç etkilemeyeceğini bilmeme rağmen...Yani senin anlayacağın...Büyümekten başka bir değişim yaşamadım.” Cebindeki paketten bir sigara aldı ve masadaki çakmağa uzandı.

- “Buna inanmamı bekleme benden.Birlikte yaptığımız işlerin üzerinden uzun süre geçti.Anlat biraz ; bu arada neler yaptın ? 30 yaşından sonra sigara içmeye başlayan bir adamın hayatında az da olsa önemli birkaç değişiklik olmuş demektir.Umarım bana bir ailen olduğunu söylemeyeceksin , eğer böyle bir hata yaptıysan ve benim haberim olmadıysa bunun için seni hiç affetmem.”

- “Sigarayı sadece zevk alacağımı hissettiğim zaman içiyorum.Aile olayına gelince ; senin kadar ben de biliyorum bir ailenin sorumluluğuna birkaç numara küçük geleceğimi.” Diyerek somurttu. “Eğer bir ailem olsaydı sana asla gelmezdim zaten.Bunu da biliyorsun.” Odada soğuk bir rüzgar esti ve iki erkek de bunu açık bir pencereden ya da kapı altlarından gelmediğini gayet iyi biliyorlardı.

- “Benim de merak ettiğim bu zaten ; eski dostum.Yıllar yılı yüzüme her bakışında benimle işin bittiği zaman ölmemi istediğini hissediyordum.Şimdi ise buraya neden geldiğini anlamaya çalışıyorum ama bana hiç açık kapı bırakmıyorsun.Aynı yerlerde uzun süre birlikte bulunduk Selim ve senin beyninde çıkışsız kalmanın ne kadar tehlikeli olduğunu benden iyi kimse bilemez.Yardım et dışarı çıkayım ; yoksa senin çıkman gerekecek...”

Sözünü bitirdiği an hata yaptığını anlamıştı ama geri dönüş için çok geçti ; yapacağı tek şey Selim’in tepkisini beklemek olabilirdi.Selim ise onun ne demek istediğini anlamıştı ve Mehmet’i çok bekletmeyecekti.

- “Sen her zamanki gibi sabit dur dostum.Ben geri geri giderek içimden çıkmanı sağlarım.Zaten kazandığın her şey hayatın güçlerinin sürekli etrafında dolanması ile senin oldu ; bırak bunu biraz da ben yapayım.” Kalktı ; sigarayı söndürdü ve kapıya doğru ilerledi.

- “Bunu yapamayacağını ikimiz de biliyoruz ; o yüzden aramızda bulunmayan üçüncü şahıslar için gösteri yapmayı kes.Beni , eski iş arkadaşını özlemediğini bende biliyorum ; sende biliyorsun ve gözlerin de biliyor.Buraya bana ihtiyacın olduğun için geldin ve henüz hiçbir sorunu çözmüş değiliz!Şimdi geri dön ve şu kalktığın koltuğa tekrar otur.”

İkinci hata.

- “Demek ki sorunların çözülmesi gereken yer burası değilmiş” dedi Selim dişlerini sıkarak. “Demek ki senin yanına sana ihtiyacım olmadığını öğrenmek için geldim.Buraya gelmem sana muhtaç olduğum anlamına gelmez.Duvara asılı olan tüfeğin her seferinde patlaması gerekmez.Hem...” Kapıyı açtı ve dışarıdan kapatmadan önce söylendi : “Hem lanet bir hikayenin içinde değiliz...” Binanın kapısından dışarıya baktığında yağmurun yağdığını gördü ve eliyle alnında biriken terleri alarak içinden küfretti.Bu günlük okurların kahramanımızla ilgili son bilmesi gereken bu : Bulutların yarım yamalak kapadığı güneşe baktı ve küfretti...

Belki de daha fazlasını bilmeliler.Mesela Selim’in yağmur dinene kadar İş Merkezinin giriş kapısında beklediğini.Daha sonra yine insanların yüzüne bakmamaya özen göstererek bir otobüse bindiğini.Eve geldiğinde kapıcısıyla rutin konuşmalarını yapıp kendisini tekrar kağıtlarıyla dolu odasına kapadığını da bilmeliler.Artık biliyorsunuz ama bunlar hiçbir işinize yaramaz...

Yazar kararını verdi.Okuyucunun bilmesinde fayda olan tek şey Selim’in o gece rüya gördüğüdür.Sabaha hatırlayamayacağı bir rüya...

Sabah uyandığında ise yağmur devam ediyordu.Gece gördüğü garip rüyayı düşündü.Yıllar önce bir trafik kazasında ölen arkadaşı gece niye onu ziyarete gelmişti acaba ? Daha doğrusu ; Selim niye onu ziyarete gitmişti ? “Saçma bir rüyaydı zaten” dedi kendi kendine ; “ Zorda kaldığımı hissettiğim zaman yaşadıklarımı anlatacağım son kişi Mehmet olurdu..Buna rağmen hayatımın geri kalanını etkileyeceğini düşündüğüm bir şeyi ona danışmak ; ha ? Rüya olduğu buradan belli işte...” İşte o an çok garip bir şey oldu.

Masasının üzerine rasgele bir biçimde atılmış kağıtların altından gelen bir ses irkilmesine yol açtı.Ses bazen duruyor ; ama hemen ardından olanca rutinliğiyle devam ediyordu.Yıllar öncesinden gelen bir hayalet Selim’in karşısına dikilmiş gibiydi.Artık olmayan sesleri duyacak kadar yaşlandığını düşünerek masasındaki birkaç kağıdı kaldırdı ve telefonuna baktı.”Hayır.” dedi : “Henüz o kadar yaşlanmamışım sanırım.”

Telefonunu sadece yayınevini arayıp avans istemek ya da (çoğu defa olduğu gibi) gecikeceği için özür dilemek için kullanıyordu.Yıllardır bu masada ; üzerine yığılıp duran kağıtların değişkenliğinin aksine alabildiğine sıradan , tozlu bir vaziyette duruyordu.Aldığından beri 5-6 kere anca çalmıştı.Onlar da genellikle geri dönmesini söyleyen akrabalar ve numarayı nereden buldukları belli olmayan alacaklılardı.Şehrin içinde , yaşadığı semt ve tanıdığı insanlar gibi silik bir tipti Selim ; bugüne kadar çok az kişi onu telefon numarasını isteyecek kadar merak etmişti.

- “Selam dostum.Dünkü ufak tartışmadan sonra nasıl olduğunu öğrenmek için aradım.Büromdan çıkarken çok kötü görünüyordun.Şimdi biraz daha iyisin değil mi ?”

- “Kimle görüşüyorum ?”

- “Seni küçük tilki...Asla değişmeyeceksin değil mi ? Bırak tanımamazlıktan gelmeyi; ben Mehmet...”

Selim Mehmet’e şimdi konuşamayacak kadar kötü olduğunu , onu daha sonra görmeye geleceğini söyledi ve telefonu kapatarak kitaba doğru döndü.Masaya doğru ilerlerken telefonunu cebinden çıkardı ve son arayan numaraya baktı.Mehmet onu 6934777 numaradan aramıştı ; başında herhangi bir kod olmadığı için cep numarası olduğunu düşündü.Kendi numarası da 693 ile başlıyordu , birden kitabı kağıtların arasından çıkardı ve hızla sayfa 77 yi açtı.Kitap 76. sayfada bitiyordu ve 77’de sadece boşluk vardı.Elini bir kere daha yaprakların üzerinde salladığında önündeki sayfalar 46 ve 47’ydi.Bunu nasıl yaptığına ; nasıl tek bir harekette bu sayfayı açtığına şaşırmadı ( artık gerçekten şaşırmıyordu ) ve sayfa başından itibaren okumaya başladı.

“...ve sonunda vazgeçti.Kan ve öfkeden deliye dönmüş bir halde geri geri sürünerek ağaçların arasına girdi.İşte o an her şeyin bittiğini anladım.Onuru kan kokusuna dayanan içgüdülerine galip gelmişti.

Benim hayatı alınmayacak kadar değersiz olduğuma karar vermişti.Hırlamaları yavaş yavaş azaldı ve en sonunda kayboldu.Gitmişti...Ben ve orman ; sabaha kadar kimin ayakta kalacağına karar vermek için sadece ikimiz kalmıştık.Toprağa oturdum ve düşünmeye başladım : bunca zaman hayatın anlamını bulabilmek için mücadele etmiştim ve şimdi vazgeçmek istemiyordum.O kurt beni öldürseydi belki amacıma ulaşamadığım için üzülmezdim ; belki o zaman bu küçük amacım o kadar da önemli görünmezdi ama şu an durum farklı.Doğanın çocuğu öyle olması gerektiği için bana dokunmadı ; demek ki öyle olması gerekiyor.Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama ayağa kalkmalı ve yoluma devam etmeliyim.Harcayacak hiç zamanım yok...Hem de hiç...

Zaman...Bir düzine hayatı eskitecek kadar çok zaman geçti belki de.Bu da garip değil mi ? Yolların önümde ilk açıldığı andan bugüne tam olarak kaç gün (kaç ay-kay yıl-kaç asır-kaç varoluş) geçtiğini bilmiyorum.Sanki her geçen gün aynı yollarda yürüyorum ama sadece kahramanlar ve olaylar değişiyor.Sınırlı sayıda oyuncağı olan bir çocuk benimle sonsuza kadar oyun oynamak istiyor adeta...Evet ; uzun süredir yürüyorum.

Yukarıdan bakıldığında çok ilerleme kaydetmemiş gibi görünebilirim ama inanın çok uzun zaman boyunca yürüdüm.Zaman duvarından aşağıya bakarsanız eğer her şeyin aynı ağırlığa sahip olmadığını görürsünüz.Bir insanın hayatı bir kitabınkinden çok daha kısadır ama çok uzun sürer.Bir kitap ise aynı günü ; aynı sayfalarla , aynı satırlarla yaşamaktadır.İnanın bu ayrım insanlar içinde bile görülebiliyor.Kimi insan için eziyet olur bu yolculuk ; kimi içinse hiç bitmeyecek ilahi bir hediye.Tamamen algılama farklılıklarına bağlı bir olay.

Benim asla bir öz kütle standardım olmadı.Kimi zaman hayata paralel gittim ; kimi zaman da ondan önce çakıldım yere.Buna bağlı olarak her seferinde farklı şeyler gördüm etrafımda ; ölen insanları yaşarken gördüm , ve yaşayanlarla konuştum kimi zaman dakikalar sonra öleceklerini bilerek.Bunu hepimiz yaşarız aslında ; öldüğünü düşünürüz konuştuğumuz insanın ama ölmemiştir.Aslında bizim bildiğimiz ama anlayamadığımız şey o insanın ölmüş değil ; ölecek olduğudur.Kader her insanın yanından aynı hızla geçmiyor...Yapılması gereken ; insanlara onun sürekli yürür gibi koştuğunu göstermek , hem de hiç bıkıp usanmadan...Beni yürüyüşüm olgunlaştırdı ; umarım size de yardım edecek bir şey ortaya çıkar.Çok geç olmadan...”

*

Geçtiği yerlerden daha önce geçmiş olduğunu hissediyordu.Aynı büyük kapıdan geçti ve spotlarla kaplı odaya girdi.Karşısındaki masada hayatı boyunca hiç görmediği bir adam onu bekliyordu.Onu görünce yerinden kalktı ve yüzünde oluşan aksak gülümseme ile konuşmaya başladı :

-“Hoş geldin Selim...Seni bir gün burada göreceğimi biliyordum.Nasıl diye sorma ama hayat çizgilerimizin tekrar kesişeceğinden hep emin oldum.”

-“Uzun süredir nasıl ile başlayan sorular sormamam gerektiğini öğrendim...Bu yüzden endişelenmene gerek yok.”

-“Geçen yıllardan ve ikimizi ayıran olaylardan sonra beni pek de özlediğini sanmıyorum...Benimle iş görüşecek kapasiteye de sahip değilsin bildiğim kadarıyla.Peki;Neden buradasın Selim ? Neden beni görme ihtiyacı hissettin ? Yine şehrin ışıklarından boğulduğundan ve bir karanlığa gizleneceğinden bahsetme lütfen.”

-“Gerçekleri fark etmen hoş.Buraya bazı şeyleri anlayamadığım için geldim.Düşünerek içinden çıkamıyorsam beni bu durumdan para ya da kaba kuvvet kurtarabilir sadece diye düşündüm.Bunlar da aklıma seni getirdi...”

-“Acıtıcı bir adam olma özelliğini silmemiş zaman...Neyse , buna o kadar da takılmayacağım...Anlayamadığın şey ne dostum ? Haydi söyle bana da sana yardımcı olabileyim.”

-“Olay çok basit.Ama hayatımda kapladığı yer hiç de o kadar basit sonuçlar doğurmuyor...Mesela daha şimdiden,sadece seninle görüştüğüm için bir kutlamayı engelledi...”

(bir adam görüyoruz burada.Kafasında kocaman soru işaretleriyle merdivenleri ikişer ikişer çıkan bir adam.Kapıyı açıyor ve hızla kocaman tahtadan bir dikdörtgene doğru ilerliyor.Kağıtları sağa sola savuruyor ama bir türlü yeşili bulamıyor.Yeşil de yok odada,yeşilin altındaki kırmızı da.)

-“Böyle bir şey için nasıl bana gelirsin?Saçmalamayı bırak dostum,bu yaşa geldin ve hala faturalarını ödeyemiyor olman inanılmaz!” Kırmızı gözlerini tekrar Mehmet’in yüzüne çevirdi Selim :

-“İnandın mı?”

-“Hayır.Sen çok kötü bir yalancısın.Bana söylemek istediğin şey bu kadar mı tehlikeli?Sürekli fikir değiştirmeni sağlayacak kadar.”

-“Bu tehlike ile alakalı değil.”

-“O zaman anlatacağın şeyi senden çalacağımdan korkuyorsun.Ah dostum,kimse senin korkularını çalabilecek kadar büyük bir hırsız olamaz...Ben bile meslek hayatımda böyle bir başarıya imza atamadım.”

(Burada da çıkıyor karşımıza aynı adam.Bu sefer merdivenleri huzur içinde çıktığına şahit oluyoruz.Kapısını yumuşak bir biçimde kapıyor-her zaman olduğu gibi-ve masasına ilerliyor.Yeşili görünce yüzüne doğruyu tahmin etmiş olmanın verdiği mutluluk yerleşiyor ve yeşili kaldırıyor.Kırmızıyı görüyor ve...)

-“Sanırım haklısın...O zaman dinle beni ; sana anlatacaklarım ilgini çekecek...Her şey daha gençken gördüğüm bir rüya ile başladı.Uğruna evrenler yaratılabilecek bir adam gördüm rüyamda ; ve onun karanlık ile olan savaşını...Yatağımdan fırlayarak uyandığımda ise bedenim çok soğuktu ; beni bile üşütecek kadar karanlık bir son yaşadım...O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.”

-“Her şey iyiye doğru giderken sadece bir hayal , beyin kıvrımlarının doğal bir ürünü bütün hayatını darmadağın mı etti ? Bunu mu söylemek istiyorsun ?”

-“Tam tersi.Hiç olmadığım kadar iyi ve itaatkar oldum o günden sonra.Sanki ruhum bir gece içinde hizaya getirilmiş gibiydi.Çocukken şimdi olduğum kadar sakin değildim ; buna inanmak zor olacaktır senin için ama gördüğüm rüyaya kadar içinde bulunduğum ve uymaya mecbur olduğum hiçbir şeyi kabul etmemiştim.”

-“Senin geçmişte böylesine anarşist ruhlu olduğuna inanmak söylediğin kadar güç gerçekten de.Peki bir hayal bu kadar değişime nasıl yol açabildi ?”

-“Uzun süre komada kaldım.Raporlarımda ani şoka dayalı bilinç yitirimi olduğu yazıyordu.Hastanede yattığım süre içinde annemi ve babamı kaybettim ; bir trafik kazasında...”

(Otobüs terminale doğru ilerliyor.Yolcusunu karşılamaya gelen masum bir adam arabası ile terminale dönen yol ayrımına doğru ilerliyor.Yan koltuğunda bir demet çiçek ve çok da kötü olmayan haberler içeren bir rapor var.Kaderler birkaç gün önce ayrıldıkları yerde kesişiyorlar ve virajda kayan otobüs otomobilin üzerine çıkıyor.Kazada ölen 7 kişiden ikisi yaklaşıyor görüşümüze : elindeki parçalanmış çiçek buketini sıkı sıkı tutan bir adam ve kan oturmuş gözlerinde özlem olan bir kadın.Görüntü dağılmaya başlıyor ve Selim gözlerini açıyor)

-“Kendime geldiğimde ise sistem ürünü bir haber bülteni sunucusu kadar uysallaşmıştım.Artık annem ve babam yoktu ; yani bazen boynumu kaldıramamanın tek sebebi ağrılar değil...Hayat bana eğilmeyi öğretti ; senin anlayacağın...”

-“Bu eski rüya neden şimdi uykularını kaçırıyor peki ? Yoksa birden aklına mı geldi ?” Mehmet’in alaylı sorusu karşısında kafasını bile kaldırmadı Selim ; sanki mecbur olduğu bir formu doldurur gibi samimiyetsiz bir ses tonuyla konuşmaya devam etti :

-“Bugüne kadar kaçmayı başardığım günün geldiğini hissediyorum[4].Şimdiye kadar kişisel hatalar sayesinde kurtulmayı başarabildim.Ama artık çok zor...Nasıl olacak bilmiyorum ; ama 7. nin yakında açılacağını hissediyorum.”

-“Bir çeşit kapı filan mı bu ? Ya da sezon gibi bir şey ?”

-“Sadece görmek isteyenlerin ve benim görebileceğim bir şey bu.Cezanın ödüle , inancın şeytana tapınmaya dönüşmesinin görkemli bir simgesi.” Kafasını kaldırdı ve arkadaşına baktı ; çok da etkilenmiş gibi görünmüyordu.Mehmet şöyle bir etrafına bakındı (sanki anlatılanlara inanmak için birden etrafında şeytanların dansetmesini bekliyor gibiydi) , sonra tekrar Selim’e döndü :

-“Bu anlattıkların ilginç şeyler...Ve bir o kadar da iştah açıcı...Haydi gel seninle bir yerde yemek yiyelim.Hem şu bahsettiğin iptal olan kutlamadan bahsederiz...”

Ona yardım edebilecek tek insandı Mehmet (ya da Mehmet diye çağırdığı bu varlık her neyse) ve onu elinden kaçırmak istemiyordu.İstemeye istemeye yerinden kalktı.

-“Önemli bir şey değildi aslında...Sadece bugün fiziksel yaş günüm oluyor...”

-“Kaç senedir bu dünyadasın yani ?” Mehmet’in yüzündeki acayip gülümseme silinmeye başlarken cevap verdi Selim :

-“43...Bugün 43 yaşına giriyorum sanırım...” [5]

-“Zaman çabuk geçiyor demek ki...Daha dün gibi hatırlıyorum ufak bir çocuk olduğunu...” Kafası halen dolu olan Selim söylendi :

-“Yetimhanede büyüdüm ben.Sen benim çocukluğumu nasıl bilebilirsin ki ?”

-“Hemen hiddetlenme dostum.Benim çocukluktan kastettiğim gençliğe giriş çağlarındı...Hatırladın mı , seninle ilk defa o yıllarda tanışmıştık...Haydi gel rahatça istediğimizi yiyebileceğimiz bir yere gidelim.İstenildiğinde kolay bulunabilen şeylere bayılıyorum...”

*

-“Kendimi öldürürüm.İnan bana yaparım.Beni rahat bırak...”

***



[1] Hicr Suresi , (44)

[2] Bu metnin bir tiyatro oyunuyla alakası yoktur.Yazar “Scene”(sahne) kavramını sadece sevdiği için kullanabilecek kadar edebiyata saygısız bir insandır ; hepsi bu.

[3] Richard Nixon. R.I.P.

[4] “Tanıyacaksın her şeyi sırayla evladım , istersen bu süreci hızlandırabiliriz” “Güne$”’ten...

[5] Şu an saat 00:43....İlginç , değil mi ?