$2.99

Ayrıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2007 Pazar

Sakin gece, miskin pazar gününü kovaliyor gölgelerin arasından, bağırışlar ve köpek havlamaları içinde.

Uzağında da olsak, deniz kokusu genzimizde tekrar, tekrar aldığımız nefes ayışığının altında geleceğe doğru masmavi yolculuğuna çıkıyor.

ay gökyüzünde yine

yakamoz mora boyuyor dalgalı denizi,

hoşgelmiş ruhumun söylediği en güzel şarkı

neşeyle nefesime karıştığı, dudaklarımdan ahenkle gökyüzüne yükseldiği şehre.

5 Haziran 2007 Salı

Masal.

"Sana bir masal anlatayım mı?" dedim,

"Olur" dedi gülümseyerek.

Ve gözlerine bakarak hayal ettiğim en güzel masalı, yaratılışına yardım ettiğim en görkemli fırtınayı anlattım ona.

Hayatımızı anlattım.

Hayatlarımızı, ve geleceğimizi.

Şu an dahil, ve şu andan sonrası; buradan sonsuzluğa.

Yanyana üç nokta. ...

Ve ileriye; ufka doğru;

.

.

.

Gülümsedi deniz kızı, parladı gülümsemesinden yansıyan ışıklarla mor pabuçları.

Kurudu gözlerinin sıcaklığından yastığa düşmüş tüm gözyaşları.

Sıkıca sarıldı ona melek,

ve

koparmadan,

bir yaprağa birlikte dokundular - hayatlarını kesiştiren dipsiz kuyunun başındaki ağaçtan.

yemyeşildi.

canlanmış, ve elele yürüdüğünüzde deniz kıyısında; yüzünüze vuran bahar rüzgarı gibi taze.

31 Mayıs 2007 Perşembe

Für Die Meister - Bram Stoker [2006]

“Yolu ne kadar uzatsam da , ne kadar bilmediğim ara sokaklara dalarak bir çıkmaza düşmeye çalışsam da farkındayım : en ters doğrultuda atılmış bir adım bile beni gideceğim yere biraz daha yaklaştırıyor.Sona doğru ya da başa doğru , sonda ya da baştayım ; bilemiyorum.

Yürürken kollarımı ne kadar sallarsam sallayayım faydası yok.Birazdan yanından geçeceğim şu direğe kafamı vursam defalarca belki dururum , ama ancak bir süreliğine.Beni ne aylar , ne yıllar , ne de ötenazi’nin adilliğine inanmış bir doktor kurtarabilir.Evet , böyle bir durumda en fazla ölürüm.

Eğer çözüm ölmek olsaydı direkler gibi barbarca tercihler yerine kendimi son teknoloji ile donatılmış şu jeeplerden birinin altına atardım.Medeniyetin tekerlekleri kauçuk bir juggernaut’mışcasına sırtıma çıkar , beni sonsuza kadar asfaltın metrelerce altındaki serinliğe gömerdi. Cansız bedenimin etrafına toplanan insanlar ise sonradan üzerinde bir kimlik bile bulunamayan bu gencin -onlara göre- kısacık hayatının böyle boktan bir şekilde son bulmasına üzülecekti.Hayat mücadelesi yorgunu cümleleri ve endüstrinin artıkları ile kirlenmiş acımaları ile...

Ölüm düşmek üzere olan bir kalede şerefle yaşanmışçasına görkemli olmayacaktı belki ama yine de ölecektim.Çözüm bu olsaydı ölürdüm de.Ama ölüm bir son değil , yalnızca değişimdir.Perde bir anlığına kalkar ama bu tekrar inmeyeceğine değil , tekrar ineceğine işarettir sadece. “

Öksürdü ve bir an için olsun düşüncelerinden sıyrıldı. Etrafında durmaksızın akan insan trafiğine aldırmadan öylece durdu. “Her geri geldiğinde kıçıma saplanan bir bıçak gibi acı veren 6. hissim ve tüm kehanetler bulmam gereken yerin burası olduğunu söylüyor.Hayatta böyle bir kararı bir kere verir insan; ama bu yapmama engel olmamalı.Şimdi...”


Sözünü bitirmeden arkadan sol omzuna aldığı şiddetli darbe kendi etrafında yarım tur kadar dönmesini sağladı.Yanından omuz atarak geçen adamla kısa bir göz teması yaşadıktan sonra büyük kararların zor durumlar içerisinde ve üzerinde uzun boylu düşünmeksizin alınması gerektiğine karar verdi ve kapısının önünde durduğu berber dükkanından içeri girdi.

Zihninde az önce bıyıklı bir adamdan aldığı darbenin ona gönderilmiş ilahi bir mesaj olup olmadığını tartarken ağzından belli belirsiz bir “hayırlı işler” çıktı. Böylece bir saniye önce unuttuğu durumunu (kim bilir kaçıncıya yeniden) fark etti.Girdiği dükkana şöylece bir baktı.

Duvarları boydan boya kaplayan aynaların sağladığı derinlik olmasa; insan boğabilecek kadar küçük olan bu dükkanda iki berber (bir usta , bir de kalfa) ve bir çırak büyük bir başarı örneği göstererek aynı anda iş görüyorlardı.İstanbul yazlarına özgü ıslak hava içeride sıra beklemekte olan insanların giysilerinin altlarından aynaların duvara bakan yüzlerine kadar en karanlık yerlere bile giriyor , her yerde kendinden bir parça bırakarak ucuz bir klima taklidi olarak kullanılan duvardaki pervaneden dışarıya çıkıyordu.

“Hoş geldin abi , buyur” dedi içlerinde yaşça en küçük görünen çırak.13’ünde ya var , ya yoktu.Kim bilir ne zaman saçlarını bu iğrenç modele sokmuş (eskilerin “Travolta saçı“ dedikleri bu olsa gerek) , buna rağmen bütün gününü berber dükkanlarında saç süpürmekle geçiren insanlara has bir özellikle iğrençliğin bir türlü farkına varamamıştı.Üzerindeki renkli gömleğin bilekleri ve yakası tozla karışık terden simsiyah olmuş , altındaki beyaz pantalonun kıç tarafı eskilikten parlamaya başlamıştı.Tam da bu çocuğun pantalonunun kıçını eskitebilecek kadar oturup oturmadığını düşünürken kalfa olabilecek yaşta görünen “Bir kaç kişi var sırada , biraz bekleyeceksin ama.” Dedi bıyık altından gülümseyerek.“Beklerim ; acelem yok.” Çırak bu alışılagelmiş cevabı duyar duymaz Selim’e şöyle bir baktı ve arkasını dönüp aynada saçlarını düzeltmeye başladı.Daha doğrusu uyandığından beri aralıklı olarak yaptığı bir işe devam etti.Selim ise konuşmaktan azat edilmiş olmanın verdiği mutluluk ile serbestçe dükkanı incelemeye devam etti.

“Demek burası” dedi kendi kendine , yanında gazete okuyan adam kafasını ona çevirince Selim de ona döndü ve bir süre bakıştılar.Selim adama gülümseyince o da gülümsedi ve “evet burası” dedi ; “Burası bu çevrenin en iyi erkek kuaförüdür.Size de öyle tarif etmiş olmalılar.” En iyi mi , ben iyi olduğundan bile emin değilim diye geçirdi aklından.

“Bana tam olarak böyle söylenmedi.Ama yine de kolayca buldum.” dedi ve bakışlarını adamdan kaçırdı.Kemal ise fazla konuşmak istemeyen bu garip yabancının üzerine çok düşmedi ; gazetesine döndü.Gazete okur gibi yaparken bu gün de patronundan para alamadığını karısına nasıl söyleyeceğini düşünüyordu.Eve gidip parasızlıktan üç başlı bir canavara dönüşmüş olan karısının yüzünü görmektense , az önce yanındaki adama “en iyi” diyerek yalan attığı bu lanet 3.sınıf berberde kalmayı tercih ettiğini düşündü bir an.Tam o sırada gazeteye kayan gözleri onu tuttuğu takımın yeni aldığı “Süper Yıldız”ın bilgisayarda forma giydirilmiş resmine götürdü , sakinleşti Kemal.Yakında başlayacak sezonun hayaline daldı.Uyudu Kemal ; bir kez daha yaklaşmışken dünyanın kapısını aralamaya , tekrar rüyalar alemine yuvarlandı.Hem de gözleri sonuna kadar açık bir halde...

“Bana tam olarak böyle söylenmedi.Ama yine de kolayca buldum.” Dedi ve bakışlarını adamdan kaçırdı Selim.Bir an ne zamandan beri sesli düşündüğünü bilmediğini fark etti.Yanında oturan adamın düşünceli düşünceli okuduğu şeyin “tarafsız” bir spor gazetesi olduğunu görünce gülümsedi.”İyi geceler” dedi belli belirsiz bir sesle ve dükkanı seyretmeye kaldığı yerden devam etti.

Açılalı en fazla bir ya da bir buçuk sene olmuşa benziyordu.“Usta” olmaya üçlü arasında en yakın olan delikanlının mağrur görünmeye çalışan eski elbiseleri ve gözlerinin altındaki morluklar , henüz bitmemiş borçların ve uykusuz gecelerin belirtisi olmalıydı.Üzerlerine binen yükle çökmüş omuzlar duvardaki ustalık belgesinin sahibinin kafasını taşımanın verdiği azim ile ayakta durabiliyordı.Ama sadece buradayken...Gece dükkanın kepenklerini çekip evi doğru yollandıktan sonra , üzerlerine bir de bomboş bir kafa taşımanın vicdan azabı yıkılınca , omuzların evde bulunacak biri tarafından iyice ovulması gerekiyordu. “Böyle hayat olmaz olsun!” dedi omuzlardan biri , yani en azından Selim öyle düşündü ve bu hoşuna gitti.Kendi kendine kurduğu bu eğlenceli hayal ile gülümserken “kalfa”nın onu çağırdığını fark etti.”Gelicek misin?” şeklinde bir davete “hemen geliyorum” diye cevap verdi ve zıplayarak yerinden kalkıp berber koltuğuna oturdu.

Ağzındaki kürdanı durmaksızın dudağının bir tarafından diğer tarafına geçirirken bir yandan da berberlere özgü hareketlerle biraz sonra bir sanat eseri haline getireceği saçları kurcalıyordu , “Nasıl olsun ?” diye sordu.Selim tam cevap verecekken talimat yan koltuktaki müşteriden geldi : “Abinin saçlarını yine her zamanki gibi kes.”
Beni hayatında görmemiş adam saçlarımın her zamanki modelini nereden bilecek diye düşündü Selim ve “Kısa” dedi. “Ele gelmeyecek kadar kısa olsun.” Berber gülümseyerek onayladı ve yandaki müşteriye göz kırparak Selim’in kafasını eğip saçlarını yıkamaya başladı.

Bir an için kafasını toparlamaya çalıştı Selim : buraya neden geldiğini,“orası”nın burası olduğu bilgisini tamamlayacak işaretin nerede olduğunu , bu adamların nasıl olup da onu tanıyormuşçasına konuştuklarını anlamaya çalıştı.Fakat sıcak su ve ucuz şampuan ile ovularak taciz edilen beyni sadece son soru işareti için bir cevap getirebildi : her gün yüzlerce kişinin kafasını okşayan berber , onu kolaylıkla bir başkası sanabilirdi.Kaldı ki buraya daha önce gelmiş olması imkansızdı.”Böyle adi ve pis bir yer ruhumun asilliği ile uyuşmuyor , yani herhalde öyledir.” dedi kendi kendine ağzına su kaçırmamaya çalışarak ; böylece ağzından sadece kimsenin anlamadığı kısık bir gurultu çıktı.Ellerin üzerinden çekildiğini hissetti,şimdi havlu hazırlanıyor olmalıydı.Bir-iki-üç ve kafası şimdi baam diye geriye yatırılacaktı.
Gözlerini ancak berber yüzünü kabaca sildikten sonra açabildi.Şimdi kendisini daha yakından görebiliyordu : Yorgun yüzü , zamandan etkilenmemişcesine genç görünüyordu.Saçları yer yer beyazlamaya başlamış , üstlerden de birazcık açılmıştı.Tekrar kaybetmek için çok yaşlı , bulmak içinse çok gencim diye düşündü.Tam o sırada aynada sol yanağında bir ben olduğunu gördü , berber havluyu asıp gelene kadar bugüne kadar neden fark etmedim acaba dedi ve eliyle yanağını ovuşturmaya başladı.Aynada görünen yerin üzerinden defalarca geçti , ama hiçbir şey bulamadı.Orda duruyordu işte , sol gözünün üç parmak altında.

Daha yakından bakmak için aynaya eğildi ve beni gördü.Ama benin sahibi başka birisiydi ve aynanın arkasından ona bakıyordu.

“Bana yardım edebilecek misin ?” dedi Selim’e fısıldayarak. “Eminim insanlar deli olduğumu düşünüyorlar,onlara gerçeği bir türlü gösteremiyorum.Lütfen yardım et bana.” Orta yaşlı , yüzüne dökülen siyah saçlarının arasındaki beyaz tellere rağmen gençliğindeki güzelliğinden çok şey kaybetmediği belliydi.Yorgun ve korkmuş gözlerini sıkı sıkı yumdu ve “Hisset!” diye hırladı. “Yine beni konuşuyorlar.” Selim şöyle bir etrafına baktı , dükkandaki hemen herkes ikili gruplar halinde birşeyler konuşuyordu.Tekrar aynadaki yüze döndü ve bulamadığı için üzgün olduğunu gösteren gözlerle baktı. “Ne olduğunu bilmeden yaptıkları şeylerden dolayı affet onları.”
Berber kendi kendine konuşan bu garip müşterisine aldırmadı ve üst taraflardan kesmeye başladı.Adamın bu sessizliğinde bir garipseme olduğunu fark eden Selim sustu ve sırtını koltuğa yasladı.Şimdi dışarıdan aynaya vuran ışık yüzünden arkadaki yüzü zar zor seçebiliyordu.Berber konuştuğunu fark etmesin diye sıktığı dişlerinin arasından “Anlat” dedi. “Seni niye aradığımı , niye burada olduğumu bilmeliyim.”
“Ben burada olduğum için.” dedi aynadaki yüz.İki elini aynanın yukarıdaki kısımlarına yapıştırmış , yüzünü de sanki arkadan birşey sıkıştırıyormuş gibi aynaya dayamıştı.“Ben ise buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum.İlk başta sadece hayal ettim.Herşey tıpkı ikimizin arasındakiler gibi bir hayal ile başladı...
Kuşatmanın son günüydü , kalenin kuzey burçlarından gelen korkunç çığlıklar ve savaş naraları “onların” önlerine gelen herkesi ezerek ilerlemeye devam ettiklerini gösteriyordu.Benim ise yüce çarlarımızın unutmayı bir aile geleneği haline getirdikleri bu sınır bölgesinde “onlarla” ilgili bildiğim şeyler sadece efsanelerdi : bu vahşi savaşçıların bölgesine giren hiç kimse bir daha geri dönemiyordu.Evet , erkekleri kazığa oturtuyor , boğuyor ; kadınları ise kendilerine ait hale getiriyorlardı.Hem de en iğrenç şark usüllerini kullanarak.Babam ve Annem bu rezil sonla karşılaşmamak için zehir içtiler gözlerimin önünde.Annem son damlayı içtiği an fosforlu yeşil bir ışıkla kaynayama başlayan gözlerini bana çevirdi ve “Nikol , peki Nikol ne olacak?” dedi.Çaresizlikle haykıran babam bana doğru döndü ve ağlayarak beni tutup duvara fırlattı.Ağlayarak doğrulmaya çalıştım ama gözlerimi kırmızı yapış yapış bir perde kapladı , öldüğümü ve rahiplerin anlattığı Aden Bahçelerine doğru yolculuğa çıktığımı düşündüm.


Başımdaki acı geçmeye başladığında dışarıdaki gürültünün tekrar yükseldiğini duydum.Cennetin kapılarından geri çevrilmiş olmalıydım.Gözlerime dolan kanları silip ayağa kalktığımda içinde bulunduğum durumun çaresizliğini fark ettim : Bu unutulmuş lanetli slav kalesinin komutanı ve onun sevgili eşi , beni ; biricik kızlarını öldürmeleri gerekeceğini unutup kendilerine yetecek kadar zehir alıp kapıyı kilitlemişlerdi.Bu hatayı kanı zehirle dolmaya başladığında fark eden zavallı babam eriyen kaslarındaki son güçle beni öldürmeye çalışmıştı.Ama ne yazık ki boynumu kırabilecek kadar hızlı fırlatamadı beni.Ve bir hamle daha yapabilmek için – çok keskindi zehir.Yerde bana doğru ellerini uzatmış gözleri açık yatışını bir an beynimde çakan ışık ile fark ettim ; o sahneyi mezarımda bile hatırlayacağım.Tabi eğer bir mezarım olursa...

İçinde bulunduğumuz oda , kuzey burçlarındaki kulenin çatı aralığıydı.Belli ki babam son anlarımızda bize hiçbir yoldan ulaşamamalarını istediği için burayı seçmişti ; eski mimarinin gizli erdemleriyle yapılmış taş duvarların soğukluğu ışık girmeyen odayı daha da karanlık hale getiriyordu.Ne kendimi atabileceğim bir pencere , ne de kırıp kalbime saplayayabileceğim bir tahta parçası vardı.“Onlar” kapıyı zorlamaya devam ediyorlardı , o günden beri ne zaman gözlerimi kapatsam attıkları çığlıklar kulaklarımda yankılanıyor.Sonsuz karanlık ve onu yırtabilecek tek bir ışık hüzmesine bile yaşama fırsatı vermeyen bir ümitsizlik...

Belki her düşündüğünde bunun için bana kızıyorsun , sana hak vermiyor değilim.Ama düşün , sen olsan ne yapardın ? Aç kurtlar üzerine üşüşmek üzereyken , ödenecek bedelin büyüklüğü kaç kişiyi bildiği tüm kaçış yollarını denemekten alıkoyabilir ki ?
Diz çöktüm ve yalvarmaya başladım.Yalvardım ve her sözümle asil olarak varolmuş ruhumu biraz daha alçalttım.Tanrı , Şeytan , Melek , İblis , Cin , Cadı ; beni içinde bulunduğum şu çıkışsız odadan çıkartabilecek tüm varlıklara yalvardım.Dışarıda çığlıklar atan vahşi , terli savaşçıların elinden beni kurtarabilecek olan her varlığa...

Elimde olan her şeyi tek tek sundum , hem de bir an bile tereddüt etmeden.Kendi ruhumu , geleceğimi , sevdiklerimin ruhlarını..Ve en son da seninkini...Hayatı boyunca onurlu yaşamış , tanrısı adına savaşmış bir kahraman olan sevgilimin ruhunu lanetledim ölümlü hayatımın son anlarında , ve birden bütün ses kesildi.
Çağrım cevap bulmuştu.

Kim ya da neyin yardımıyla bilmiyorum ama kurtulmuştum.O ana kadar yaşadığım herşey bir oyunmuş gibi geldi ilk anda.Kalkıp kapıyı açmak istedim.Aniden gelen bir destek tarafından kurtarılmış olmalıydım.Yürümeye çalıştım ve içinde bulunduğum mekansızlığı ilk kez o an fark ettim.Sanki içinde nefes alabildiğim bir çamurun içindeydim ; hareket etmek , bağırmak nafileydi.Oyun oynamak , ve kaybetmek insanlara özgü bir davranıştır...Ve dışarıdaki sesleri her ne kestiyse – benimle oyun oynamıyordu.
Nerede olduğumu hala bilmiyorum.Tek bildiğim şu an bana baktığın pencere açılana kadar karanlıkta kaldığım.Binlerce , belki milyonlarca yüz gördüm pencereden ama hiçbiri beni fark edemedi.Bu tarafı sadece senin gözlerin görebilecekti beynimin içindeki sancıların bana söylediğine göre , sen ise çok ama çok uzaktaydın.
Ama her gün biraz daha yaklaştığını hissettim.Ödediğim bedel buydu; sen beni bulana kadar seni bekleyecektim.Sen ise , sürekli unutup yeniden öğrenmekle lanetlendin.Ama şimdi özgür olabilirim , bunu sen yapabilirsin.Şmiel , her şey senin dudaklarının arasında.Birlikte tekrar edersek kurtulabiliriz...”


“Yani senin hayatın için ben lanetlendim.” dedi Selim aynaya bakmadan. “Sen sevgilim , ruhumun ikizisin.Demek ki bu yüzden her gece rüyalarımda seni görüyordum , hem de kim olduğunu bilmeden...”

“Evet Şmiel , şimdi artık biliyorsun.Beni kurtarırsan üzerimizdeki kötü olan her şey kalkacak.Tekrar eskisi gibi tek vücut olabiliriz.Haydi sevgilim , bu anı çok uzun zamandır bekliyorum.”

Düşündü Selim , berber dükkanı yavaş yavaş ortaçağdan kalma bir şatoya dönüştü.Dökülen kan geldi gözlerinin önüne , köylülerin ve savaşçıların kanı.Kanı emen toprak ilk mahsullerini vermeden düzenlenen evlilik töreni geldi gözlerinin önüne ; o ve aynadaki yüzün evliliği.Gelinlik içindeki o yüze baktı , baktı ve kale tekrar berber dükkanı haline geldi.Eğilmiş kendisine inceler gibi bakan kalfaya şöyle bir baktı ve tekrar aynaya döndü.

“Evet sen osun ; hayatım , yani hayatlarım boyunca aradığım o yüzün sahibisin.Şimdi seni buldum , ama sanırım sadece benim lanetim bitiyor.Çünkü senin dediğin gibi eski sevgilim , aradan geçen zaman boyunca sürekli unuttum ve öğrendim.Kim bilir kaç defa birden bire hiç tanımadığım bir yerde kim olduğumu bilmeden uyandım.Aklımda tek kalan yüzündü , bulmam gereken o masum yüz...

Ama ben o yüzü asla aşkla aramadım , eğer her şey anlattığın gibiyse aşk ilk lanet anında yok olmuş olmalı.Aslında benim aradığım arayışın kendisiydi.Şimdi buldum , lanetim sona erdi ; ama seninki yeni başlıyor olmalı.Çünkü arayış biterse , aranacak birşey kalmadığı için bitmelidir...”



Kemal tam 4-4-2 nin 3-5-2 ye olan ezici üstünlüğüne olan inancını kafasında pekiştirirken önündeki koltukta oturan garip adamın aynaya yumruk attığını gördü.Cam parçalarının saplandığı eli kanlar içinde kalan adamı öfkeyle kucaklayan dükkan sahipleri yaka paça dışarıya taşırlarken “Kim bilir neyle boğuşuyordu zavallı.Hayat gailesi işte...” dedi.Adam ise her tarafı kana bulayarak yumruğunu sallıyor ve kaybedecek kadar yaşlı olmadığını haykırıyordu...

Gökyüzü - Parça Parça [2006]

Et Reyonunun Süt Ürünleri Reyonunu kestiği köşeyi dönerken çarpıştığı kadından özür dilerken bir yandan kendi kendine açıklama yapmaya çalışıyordu : “Neden,neden böylesine sersem hissediyorum kendimi bu sabah?Dün gece geç de yatmadım ama...Neyse , nasıl olsa kahvaltı ettikten sonra işe giderken ister istemez ayılacağım.”

İçecek reyonundan bir kutu meyve suyu aldı ve elindekileri sallayarak kasaya doğru yürüdü.Son derece çirkin olan kasiyer kızla göz göze gelmekten kaçınarak aldığı her şeyi tek tek verdi,ve geri alarak poşete doldurdu. Makinenin ekranından ödemesi gereken miktarı okudu,daha önceden cebinde hazırlamış olduğu parayı kıza uzattı ve beklemeye başladı.Para üstü yoktu,fiş için bekliyordu. Fişleri herhangi bir amaç için
biriktirmiyordu, bir gün fişi almadan marketten çıkarsa kasiyerin arkasından koşarak geleceğini ve herkesin dönüp ona bakacağını tahmin ediyor ve bunun başına gelmesinden çok korkuyordu.

Pijamasının üzerinde gördüğü beyaz bir lekeyi tırnağı ile kazımaya çalışırken kasiyerin gülümseyerek uzattığı fişi aldı ve çıkışa doğru ilerledi. Fotoselli çıkış kapılarının önüne koyulan büyük detektörlerin –onların hiçbir zaman çalıştırılmadığını,etkilerinin sadece psikolojik olduğunu düşünürdü- arasından geçerken çıkan garip viyaklama ile biraz daha uyandı. Hızla yanına gelen Güvenlik görevlisi ondan üzerindeki metalleri çıkarmasını istedi. İş başında bu kadar asabi olduğuna göre bir baltaya sap olma konusunda büyük bir hayal kırıklığı yaşamış olmalısın diye geçirdi içinden görevli için, ve dövecekmiş gibi bakan gözlerle cebindeki anahtarlıkla bir iki bozuk parayı masanın üzerine koydu. Geri döndü ve dedektörden tekrar geçti.

Aynı kafa tırmalayıcı ses bir kere daha kulaklarının arasında dolaştı. Güvenlik görevlisi bu sefer daha da kuşkucu bir şekilde üzerinde başka metal ne olduğunu sordu. Ses tonundaki alaycılık uykudan gelen sersemliğinin geri kalan kısmını da götürdü ve “bu salak aletin neden ötüp durduğunu” anlamasını sağladı.

“Sanırım algılayıcılar bunun yüzünden hata yapıyorlar” dedi ve sağ kolunu omzuna kadar sıyırdı. Güvenlik görevlisini yüzünde hayret dolu bir ifadeyle elini kocaman barkot şeklindeki dövmenin üzerinde dolaştırdı ve “Kusura bakmayın, gerçi detektörlerimizin bir algılama sorunu olmadığı görülüyor. Hatta olması gerekenden daha iyi algılıyorlar,esas sorun bu herhalde .” dedi.

“Seni Salak” dedi içinden ve gülümseyerek kapıdan çıktı: tüm şiddetiyle yağmakta olan bahar yağmurunu seyretmeye başladı. “Bakalım bu yağmurda eve kadar erimeden nasıl gideceğim?” diye düşünürken sırtına aldığı ani bir darbe yüzünden kaldırımdan yoldaki su birikintisine düştü.Hızla mümkün olduğunca az yerini ıslatarak doğrulmaya çalıştı ve onu itenin az önceki Güvenlik görevlisi olduğunu fark etti. Öfkeyle marketin kapısına doğru bir hamle yaptı ama ıslanan bacakları yumuşadıkları için yürümesini zorlaştırıyordu. Ağzından belli belirsiz bir küfür çıktı , son gücüyle gövdesini kaldırımın kuru kısmına atmaya çalıştı ama sadece yarım metre kadar ilerleyebildi. Tam kafatası da hızlanan yağmurla erimeye başlamıştı ki kuvvetli bir sarsıntıyla uyandı.

Gözlerini açtı ve battaniyesinin üzerine düşen sıva parçasını yatağının yan tarafına fırlattı. Yüzünde gece boyu biriken tozları eliyle şöyle bir aldı ve bu sabah da kendi dünyasında uyanabildiği için tanrıya şükretti. Başının hemen yanındaki perdeyi biraz aralardı ve gökyüzüne baktı. “Gökyüzü yine parça parça.” Diye söylendi içinden.

İnsanlar ellerindeki geniş metal şemsiyeler ile kafalarına düşecek parçalardan korunmaya çalışıyorlar ve bu çaba içerisindeyken aynı böceklere benziyorlardı. Yağmayacağını ve bugüne kadar hiç yağmadığını bile bile bu sabah da yağmur yağmadığını düşündü. İçindeki bu tuhaf dürtüden bir türlü kurtulamıyordu; her sabah gözünü açtığında perdeyi araladığı zaman camın dış tarafındaki su damlacıklarından dışarıyı bulanık göreceğini hayal ediyordu. Bazen bulanık gördüğü oluyordu ama sadece cam yarıya kadar sıva kırıntıları ile kaplanmış olduğu için. Hayaller bile üzerinde düşen gök parçalarının etkisiyle yamulmuş biçimde görülüyordu.

Marketteki güvenlik görevlisini gördüğü an aklına sabahki kabusu geldi, rüyadakinin aksine sessiz biçimde kapıdaki detektörlerden geçerken güvenliğinden emin olabilmek için şöyle bir arkasına baktı, kimsenin gelmediğini görünce rahat bir nefes alıp karşıdan karşıya geçerken cebine soktuğu bisküvi kutusunu çıkardı. “Aptallıklarına her zaman şaşıyorum” diye düşündü.

Babil - 2006


Hatalarımızdan asla ders almayacağız.

Bazen yükseklerden yaşantınıza baktığımda anlıyorum ki, geçmişte yaşayıp göçmüş olanların mirası insanlığa kendi sonunu hazırlamakta yardım etmekten başka birşey yapmıyor. Çürümüş kemiklerimiz gibi, anlatmak, haykırmak istediklerimiz de rüzgarda kalmış eski bir parşömeni andırırcasına un ufak oluyor. Sesleniyoruz, ama kulaklarınızı tıkıyorsunuz.

Ne demek istediğimi anlayamadınız demek. Gecenin geç bir saatinde başucunuzda beliren bir adamdan size gayet açık şeyler söylemesini bekleyemezsiniz. Arzularınızın sınır tanımazlığının ilke olduğu yaşamınızda, bu gece bulduğunuzla yetinmek hayatınızı kurtarabilir, bunu bir uyarı olarak alın lütfen.

Ben ve benim gibi toza dönüşen diğer yüzbinlerce kardeşim de, ihtiras ve kibirin dünya üzerindeki doruk noktasından düştük toprağa. Kendi adımıza karar verme şansımız yoktu, beşeriyatın kaderini belirleyeceğine inandığımız yüce bir amaç için yaktık bedenlerimizi yıldırımlarda.

Soyunuzu başlatan insanın rahme düşmesinden binlerce yıl önce, Batıllığı bin parçaya ayırıp, yeni bir çağ açmak için verimli ovalarımızın dibi olmayan denizlerle birleştiği yerde toplandık. Kalabalık bir ordunun öfkeyle havaya kaldırdığı mızrakları gibi dik ve mağrur, sırtımıza inen kırbacın inancımızı sarsmasına izin vermeden isyanımızın yükseleceği yerde ayakta durduk.

İnsan, artık kendisine ışığın doğduğu yerden bakmaktan başka birşey yapmayan, kibiri ve kendini beğenmişliğiyle tiksinti veren kamçılı efendisini omuzlarından silkelemeliydi, ve biz yapmalıydık bunu. Biz, muhteşem Babil'in; dünyanın başkentinin çocukları.

Yapabilirdik, çünkü yüzyıllar boyu ağzımıza vurulmuş olan gem sökülmüştü.

Burnunuzu şu buğulanmış camın dibinden çekmeden ne sen, ne de sonsuzluğa uzanan soyun anlayamayacaksınız ama, yine de söylüyorum :

Kutsallık dünya üzerinde dövülmüş en keskin ve en kırılgan kılıçtır.

Kutsallık, kendi zihninden kafatasını çatlatan başağrıları içerisinde çıkmaya çalışan insanın benliğiyle olan göbek bağını kesen işkence silahıdır. İnancın yumuşattığı kalplerin içinden suya düşer gibi geçer, yeter ki o kalp reddedilmiş melaikelerin gözyaşlarıyla sertleşmiş olmasın. İşte o zaman, çığlıklar içinde karanlığa düşer kılıcı tutan eller.

Karanlığın bir kapıyı daha araladığı an bu andır, bir mum daha söner insanların mabetlerinde, ve gölge bir vadide daha hakim olur. Tek isteği sıcak bir yuva olan bir kadın daha ümitsizliğe düşer, geleceğine dair ümidi sarsılmış bir çocuk daha sıcak yuvasını yitirir.

Yere düşen kılıç ise, parçalarını toplayacak bir inanan bekler, tekrar tanrının korkunç gazabı ve babacan sevgisi olabilmek için. Tekrar gülen ve ağlatan, ağlayan ve güldüren olabilmek için bekler. Onları kullanmayı bilmeyen erkek ve kadın kardeşlerimizin, parçalarıyla birbirlerini öldürmelerini izleyerek bekler.

Kralımız, kılıcı eline alıp üzerine tükürdüğü an başladı bizim yanışımız.

Tüm ümidimiz gerçeği hiç görmemiş gözlerimizi kör edene kadar dünyayı seyredebilmekti. Yalanın olmadığı, insanların rüyalarına kimsenin karışmadığı, tanrının mezarı üzerinde yükselen dünyayı seyredebilmek.

"Bulutlara dokunmamızı sağlayacak yegane şey, bulutları yaratanın mezarı olacaktır" İşte böyle söyledi bize kralımız, biz eşlerimizin ve çocuklarımızın yanından ayrılırken.

"Siz ki, dünyanın kurtarıcısı ve sahipleri olacaksınız ! Siz, kendi ellerinizle yarattığınız tanrınız tarafından kutsanacak, insanlara ışığın kaynağından bile yukarıdan bakacaksınız !" İşte böyle söyledi ünlü hatiplerimiz, askerler bizi silah zoruyla sıraya sokarken.

Özgürlüğü düşledik, hayatta kalmayı, ölümsüz olmayı düşledik.

Tanrıya karşı en büyük küfürü, cennete karşı en büyük başkaldırıyı inşa etmeye işte böyle başladık.

Miskince yattığın yatağından kalk, soyunun soysuz temsilcisi ! Kalk ve toprağın üzerinde öylece kalmış cesetlerimizi bul ! Bul ve kemiklerimizin ağır taşlar altında nasıl büküldüğünü gör ! Gör ve sırtımızda çakan kırbaçların acısını tat !

Tatlı bir rüya olmadığını anlarsın o zaman karşındakinin !

Çocuk bedenimle ben, tüm inancımı sırtıma yükledim çalışırken. Kum taşıdım dokuz yaşımda, onbeş yaşımda duvarcılara yardım ettim, ve yirmidördümde efendime yalvardım, biraz daha hizmet edebilmek için.

Yanımıza geldiği gün dün gibi aklımda, aklımda tam da evinde yalnız kalan kadınım varken geldi yanımıza. Yonttuğum taşa onun bedeniymişcesine hoyratca vuruyordum, yanımda olmadığı için, hayatta kalabilmesi için, beni gömebilmesi için vuruyordum. Köpeklerinin isterik bağırışları içinde başımda dikildi, ve bugün eseri(miz) için ne yaptığımı sordu.

"Bedenimi yıprattım efendimiz" dedim; "Ruhumu öylesine ezdim ki kanatları alev alev kızıl meleklerin yakalayamayacağı kadar hafif olsun!"

"Sekizinci katın tuğlalarına terimi ve kanımı akıttım, kanattım bedenimi ki cennette tahtında oturan tanrılar bile aşağılık kokusunu duyabilsin !"

"Dokuzuncu katın merdivenlerine değersiz gözyaşlarımı döktüm, azap çekmeyi göze alarak bize bahşedilen iradenin dışına çıktığımızı ispatlayabilmek için !"

"Sadece sadık bir köle, efendimiz" dedi kralın Baş Kahini. "Geleceğinde itaatsizlik görmüyorum, sadece sonsuz bir yokolma korkusu aydınlatıyor imgelemlerimi. Kulunuz, yarattığınız sonsuz kulenin azametiyle için için yanıyor."

Kralımız gülümsedi, "Haddini aşıyor düşüncelerin, fakat büyük amacımızı aydınlatacak olan alev ruhunda olduğu için sen ve ailen yaşayacaksınız" diyerek kutsal ilgisini taş taşıyan bir kadının kalçalarına çevirdi.

Kralımızın bahsettiği o alevin tepeden tırnağa tüm vücudumuzu saracak olan gazap olacağını bilemezdik.

Kıyametimizin başlıca alameti olarak, ilk önce zayıflar düştü.

Yorgunluğa ve açlığa dayanamayanlar, tanrıyla yumruklaşmak için kolları bizimkilerden daha kısa olanlar biz bulutlara değmeye başladığımızda teker teker mezara girdiler. Ölüm, kırdığımız kanatları yeniden eski gücüne kavuşmaya başlayan tanrıymışcasına boynumuza bastırdıkça daha da acele ediyorduk. Dünyanın efendileri olacağımız vadedilmişti ama biz sadece son tuğlayı koyabilmek için çalışıyorduk. Herşeye rağmen kule bitmiyor, gittikçe büyüyen bir tekerlek gibi cennete olan yükselişini sürdürerek dönmeye devam ediyordu.

Sabrın azalıyor, cesaretin de öyle. Gerçekte asla başlayamamış amacımız gibi hikayem de bir sondan yoksun, ama senin için virgül yerine nokta yerleştirmeliyim. Az kaldı, bitecek. Ben gittiğimde sildiğin terin gibi anlattıklarım da kaybolacak, biliyorum. Yine de dinle.

Artık çalışacak gücümüz kalmadığında şehrimiz üzerinde dev bir gölge hakimdi. Kulenin etrafındaki sokaklar, mahalleler günün belli saatlerinde tamamen karanlığa gömülüyor, insanlar kendilerini utandırmayan şeyleri tanrıların da göremediği anlarda benliklerini vahşi bir deliliğin içine bırakıyorlardı. Öldürüyor, çalıyor, ve bu cinnetin içerisinde aklını korumaya çalışanlara lanetler yağdırıyorlardı. İnanç; kralımızın elinde önce erkekleri evlerinden uzağa savuran, kadınları dul bırakan bir kule, daha sonra da toplumumuzun olgunları üzerine savrulan dev bir tırpan olmuştu. Kılıç kırılmak istiyordu, bunu imkansız kılan ise onu elinde tutanın halihazırda kırık olduğuna inamasıydı.

Limanımız bu başkaldırıya ortak olamayacak kadar korkak olmasına rağmen; uzaktan seyredebilecek kadar cesur hisseden yabancıların gemileriyle dolmuştu. Hiç bitmeyecek kule bizden yaşamlarımızı, yiyeceğimizi, dev taş parçaları altında belleri kırılan çocuklarımızı çalmaktayken; yaptığımızla övünüyor ve herkesin dünyanın başkentine girebilmesine izin veriyorduk. İnsanların gözleri göğün derinliklerine kadar uzanan kulenin izini bulutlardan sonra kaybederken kendimizden geçiyorduk, artık ruhumuz ve damarlarımızdaki kanımız olan kulenin birer gölgesinden ibarettik.

İnançsızlığın kutsallaştırılıp göklerin tacına sahip olduğu şehrimizde, kulenin aldığı son kurbak kralımız oldu. Çatlak yerlerini kendi ellerimizle sıvadığımız tanrımız emrini iletmek için hangi evsizi peygamber seçti bilmiyorum ama, bizler liderimizi Babil Kulesinin gölgesinde yakarken artık isyanımızın hiç bitmeyeceğini, inşaatın cenneti delene kadar uzanacağını hep bir ağızdan haykırıyorduk.

İşte o anda kırılan kılıç, bu kez yaratıcısı tarafından yerden kaldırıldı. Soylu kanla yaktığımız ateşe, tutuşan gökler ve düşen yıldırımlarla yanıt geldi. Tanrının sert ve adaletsiz öfkesiyle yaratıcı serüvenimiz son bulmuş, isyanımız şimşeklerle bastırılmıştı. O gün bedeni kavrulmayan kimse kaldı mı bilmiyorum ama, şehrin üzerine çöken duman ve sis seyrekleşmeye başladığında hissettiğimiz ölüm kokusu kule ihtişamına yaraşır bir gürültüyle yıkılınca un ufak olmuş bedenlerimize sindi. Soyumuzu sona erdiren mesajı tanrı ölümün eliyle göndermişti; çocukça kibirimize tokatla, kendimizi beğenmişliğimize acziyetimizle, ölümsüz olma arzumuza canımızı kalbimizden söken bir nefesle karşılık gelmişti.

Zamanla soğuyan cesetlerimizin üzerine önce solucanlar, daha sonra da yeni kavimler yerleştiler. Bereketten yoksun küllerimizi toprak sayıp yaşadılar ve kulaktan kulağa anlatılan hikayelerle tanrılarından korkmayı öğrendiler. Asla sadakatsizlik yapmadılar, ve insanca ölme şerefini hiç de farkında olmadan nesilden nesile size kadar taşıdılar. Bu sizin hem ödülünüz, hem de lanetiniz oldu. Gözleriniz hepsini görebilecekken siz hiç bakmadınız bile.

Bu gecelik bile olsa, bir saniye için gerçeğini fark etmen gerekli. Biz, isyanı denemiş ve yenilmiş insanlar, kayıp geçmişin sayfalarında soluk birer gölge olarak dolaşmaya devam edeceğiz. Izdırabımız hiç son bulmayacak.

Peki ya siz ?

Siz, kılıcın kimin elinde olduğunun farkında mısınız ?

Kulenizi ne zaman inşa etmeye başladığınızı bile bilmezken, ne zaman bitireceğinizi, nerede duracağınızı nasıl bileceksiniz ?

Varolma amacınız aslında kumdan bir saat gibi elinizde duruyor, tek yapmanız gereken onu doğrultmak olduğu halde siz hala içine bakıp camın bozuk yansımalarından anlamlar çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Hatalarınızdan asla ders almayacaksınız, genç bayan. Ta ki, çocuklarınız kılıcı kırıp parçalarından sizi birbirinize sıkıca bağlayacak zincirler dövene kadar !

Beklemeyi öğrenin, çünkü bulanık zihninizle beklemekten başka yapabileceğiniz birşey yok...

17 Mayıs 2007 Perşembe

Paradise Lost - Lost Paradise - Paradise is Lost



Hiç varolmayan bir dünyaya yakılan ağıttılar,

kendileri için; en çok kendileri ağladılar.

Glass Walls of Limbo

Çarpılmış yüzler.

Beklenti.

Yıkık hayatlar, boşa geçmiş ömürler.

Kırbaç.


Tek varlığın eziyet olduğu anda , beyhude adımlarla salınıyorlar.

Sıcak.

Kükürt.

Gece, ve kaos.

Gece, sonsuzluğun eski; yaşlı efendisi. Kainatin ilk öznesi, hayatın kaynağı, aynı zamanda yıkımın ve yokoluşun.

Kaos; sonsuzluğun eski; kadim yaratıcısı. Zamanı biçimlendiren, vareden, akışını elini bir havuzda gezdirirmiş gibi yönlendiren varlık.

Gece ve kaos; hüküm sürüyorlar Limbo'da.

Kırmızı değil herşey sanıldığı gibi, koyu yeşil, gri ve açık yeşil.

Kırbaçlar şaklıyor, zamanın yüzlerde bıraktığından daha derin izler bırakarak tenlerde.

Unutulanlar, boşa yaşamış olanlar; gözleri içeriye dönük, dibi olmayan bir kuyuya düşer gibi bekleyiş içinde.

Unutuluş.

Unutulmak.

Hiç varolmamışlar gibi. Olmamışlar gibi.

Sanki olmak, kendi istekleriymiş gibi.


Parlak tahtlarıyla melekler, çok uzaklar yarılmış toprağın ülkesine.

Güneş, sırtını dönüyor her doğduğunda Limbo'ya.

Ay, çaresiz.


Ve

Camdan duvarları var Limbo'nun.

Acının sonsuzluğunu akıllara kazır gibi,

varolan tüm atomları yaratan ilk ışığa küfreder,

ve onu kutsar gibi.

Camdan duvarlar, Limbo'nun Cam duvarları.

İnsanı, hayatın neden varolduğunu hatırlatmak ister gibi.

Camdan.





Sonsuz bekleyişse sonları, neden yaratıldılar ?

Son olarak tayin edilen bekleyişin sonsuzluğu; yapılmış en ağır şaka mıdır ?









تعلم المقدس كلمة ثناء. الهيل الشيطان


* Limbo : İsa'dan önce vaftiz edilmeden ölenlerin ruhlarının bulunduğu yer.

13 Mayıs 2007 Pazar

Sleep Paralysis

Size de oluyor; değil mi ? Gecenin bir vakti, gözlerinizi dehşetle açıyor, ve vücudunuzun hiçbir yerini kıpırdatamadığınızı hissediyorsunuz ? Gözbebekleriniz büyüyor, yuvalarında deli gibi döndürüyorsunuz gözlerinizi, kolunuzu kaldırmak, kendinizi yataktan atmak istiyorsunuz ama olmuyor.

Oluyor işte; biliyorum, olmasa halk literatürüne karabasan adıyla giren bir fenomen icat edemezdik.

Aşağıdaki yazıyı okuyunca bu yüzden çok canım sıkıldı, buyrun, linki de burada hatta ;

"As a college student in 1964, David J. Hufford met the dreaded Night Crusher. Exhausted from a bout of mononucleosis and studying for finals, Hufford retreated one December day to his rented, off-campus room and fell into a deep sleep. An hour later, he awoke with a start to the sound of the bedroom door creaking open—the same door he had locked and bolted before going to bed. Hufford then heard footsteps moving toward his bed and felt an evil presence. Terror gripped the young man, who couldn't move a muscle, his eyes plastered open in fright.

Without warning, the malevolent entity, whatever it was, jumped onto Hufford's chest. An oppressive weight compressed his rib cage. Breathing became difficult, and Hufford felt a pair of hands encircle his neck and start to squeeze. "I thought I was going to die," he says.

At that point, the lock on Hufford's muscles gave way. He bolted up and sprinted several blocks to take shelter in the student union. "It was very puzzling," he recalls with a strained chuckle, "but I told nobody about what happened." "

Bu da açıklama kısmı oluyor;

"Two brain systems contribute to sleep paralysis, Cheyne proposes. The most prominent one consists of inner-brain structures that monitor one's surroundings for threats and launches responses to perceived dangers. As Cheyne sees it, REM-based activation of this system, in the absence of any real threat, triggers a sense of an ominous entity lurking nearby. Other neural areas that contribute to REM-dream imagery could draw on personal and cultural knowledge to flesh out the evil presence.

A second brain system, which includes sensory and motor parts of the brain's outer layer, distinguishes one's own body and self from those of other creatures. When REM activity prods this system, a person experiences sensations of floating, flying, falling, leaving one's body, and other types of movement, Cheyne says.

Hufford, however, regards the intrusion of REM activity into awake moments as inadequate to explain sleep paralysis. Dream content during REM sleep varies greatly from one person to another, but descriptions of sleep paralysis are remarkably consistent. "I don't have a good explanation for these experiences," he says. "

İnsanlar REM devresinde sertçe uyandırılırsa tüm zihni kaplayan ve rüya esnasında verdiğimiz tepkileri fiziksel tepkiye donusmekten alıkoyan uyku evresi kısmen yırtılıyor; ve gözlerimizi açıp etrafımızda olup biteni görebildiğimiz halde bedenimizi hareket ettiremiyoruz. İşte bu andan sonrası; en fantastik olan kısım.

İnsanlar, rüyalarını gerçekliklerinde görmeye devam ediyorlar. Burada da kültür ve toplumsal ortak bilinç devreye giriyor. Bizde karabasan denilen "göğüste hissedilen baskı" Avrupa'da aşağıda resimlerini görebileceğiniz İntruder, Crusher, Incubus gibi isimlere sahip cinlerle tanımlanmış.







Hehe, ABD'de bu durumun tezahürü en sık olarak Uzaylılar tarafından kaçırılma vakası olarak ortaya çıkıyormuş, bu da olayın bana göre en eğlenceli kısmı.

Peki senin canın neden sıkıldı kardeşim derseniz, bu biraz gizemli deneyimin bilimsel açıklaması olmadan hayatıma daha farklı bir renk kattığına inanıyordum ben. Ee, insan her sabah gece başından paranormal bir olay geçmiş olarak uyanmıyor tabi.

Melencolia

Evde oturmak yaramıyor bana galiba. Haddinden fazla başbaşa kalıyorum kendimle; eh, bunun da çok eğlenceli bir süreç olmadığını tahmin etmek güç değil.

Pencerem açık, ve bununla son derece koyu bir kontrast oluşturacak şekilde yanımda bir ısıtıcı çalışıyor. Niye açık ki bu, niye bunaltıyor beni zaten sıcak sayılabilecek güzel havada ? Böyle garip şeyler var işte; sinirlenmeme, bu aletin çalışmasından sorumlu insana kızmama yol açan. Kalkıp da kapatmamışım ama şu ana kadar. Bu daha ilginç bence.

Sevmiyorum böylesi sıcağı; ne yapayım.

Kapattım.

Yorgun hissediyorum bir de kendimi; tüm günümü evde geçirdiğimde fazlasıyla uyuşuk oluyorum. Kolumu kıpırdatmak bile istemiyor canım; kitap okumaya üşeniyorum, oyun oynamak istiyorum ama zorlanacağımdan çekiniyorum. Siyaset ya da felsefe düşüyor aklıma; internet üzerinden okuma yapmak istiyorum; başladığım paragrafların çoğunu bitirmeden bırakıyorum. Pazar bugün; ondan mı acaba ? Hani yarın işbaşı yapacağız; olur mu, seviyorum ben işimi. Seviyorumdur herhalde; gerçekten çok seviyor olsaydım karşılığında para vermek zorunda kalmazlardı.

Pazarla alakası yok aslında; ben iki yıldan fazla süreyi sadece pazar günleri değil, her gün, her akşam bu sıkıntıyı yaşayarak geçirdim. Melankoli diye bir resmi var Dürer'in, çok yakıştırırdım kendime. Bir saniye lütfen; buralarda bir yerlerde olacaktı.



1514 yılına aitmiş bu gravür. Ufukta kanatlarında melankoli yazan bir yarasa uçarken; insan kanatlarını kısıp oturmuş; mutsuzluğunu melekle paylaşıyor. Resimdeki bir çok imge kullanılmış; terazi, marangoz aletleri, geometrik cisimler ( üç boyutlu bir yamuk mesela - adını unuttum - ve bir top ) , bir köpek, kum saati, parlayan bir güneş ve gökkuşağı. Bir sürü şey işte, etrafındaki tüm bu nesneler, bu imkanlar, olası hayatını biçimlendirmede kullanacağı aletler ve değer yargıları, mutsuz olmasını; - pardon - melankolik olmasını engelleyememiş Dürer'in.

Gök babadır, deniz anne, köpekse suçluluk duygusu diye yorumlamış birisi. Öyle mi acaba ? Kim bilir, annesinin ölümünün hemen ardına denk gelen bir çalışma olduğu için; anlaşılabilir.

Ne diyorduk ?

Ha, melankoli, iç sıkıntısı. Öyleydi; çok kötüydü, sürekli çatacak, sinirlenebilecek şeyler arayarak geçiriyordum vaktimi, müzik dinleyerek, bir de kitap okuyarak. Nadiren ruhuma bir heves rüzgarının dokunduğu dönemlerde ekonomi üzerine de çalıştım, ama dediğim gibi çok nadiren.

Şimdi bakınca, yani salim bir akıl ve tepenin ardındakileri düşünmeye devam eden bir hayal gücüyle; doğum sancılarımmış bunlar. Atlatmam gereken evreler, aşmam gereken taşlı yollar, ağaç dallarımın kollarımı parçaladığı koruluklar, dipsiz bucaksız bir denizin ortasında karanlıkta bir dubaya sıkıca tutunarak geçirmem gereken bir vakitmiş.

Yukarı sıçrayacak gücü bulabilmeniz için, sertçe yere çarpmanız şarttır; bunu unutmayın.

7 Mayıs 2007 Pazartesi

Promised (and) (or) (whatever) Hallowed Land
















" Kilidi çatırdayarak açıldığında göklerin, biliyorum; çocuklar bile hayal meyal hatırlayacaklar beni.
Sislerin arasında kaybolup gidecek adım, rüzgara küfretmiş bir ıslık gibi.
Dahileriniz gizlenirken kutsal dumanlarının içine, siluetime lanetler okuyacaklar.
Aptallar tek ayakları üzerinde; Yürümeyi öğretecekler, tüm insanlığa.

Arzu serin deniz meltemlerine sığınırken,
"Mutluluk cebimde" diyecek şehvet; sırtlan gülümsemesi
- ve tenlerinize her daim yumuşakça batacak sivri dişleriyle-
Devler tufanlarda kaybettikleri gözlerini bulduklari için sevinçliyken;
ışık girmesin diye sıkıca yumacaksınız gözlerinizi.

Sahnedeki tüfek patlayacak eninde sonunda.

Farkedeceksiniz; etrafınızı saran pamuktan bulutların çamurdan yapıldığını.

Farkedeceksiniz; karanlıkla aydınlığı ayıran kolların güçsüz düştüğünü.

Farkedeceksiniz; dostlarınızın arkanızdan yaklaşmasının sarılmak için olmadığını.

Farkedeceksiniz, ömrünüzü üzerinde geçirdiğiniz yolların karınca şehirlerinin kaldırımları olduğunu.

Farkedeceksiniz; cehenneme ilerlerken kaçınılmazca, cennete doğru koşanların kaderinin denize düşmek olarak yazıldığını.

.

.

.

Ama,

Asla,

Farkedemeyeceksiniz; yıkık dünyanızın etrafında dolaşan amaçsız bir martı sandığınız benim; kayıp bir deniz kızının gülümsemesine sarılıp yükseldiğimi.

Size bir rüyanın mutluluğu kadar yakın; ve şefkatin sıcak kolları kadar uzak olduğumu.

Farkedemeyeceksiniz; mutluluğun şehvetin cebinde değil, ürkek meleklerin ruhundaki odalarda olduğunu.

.

.

.

Ve,

İşte tam da bu yüzden;

Ben rüzgara dokunup, keyifle ıslık çalarken; siz denizin neden böylesine kabarmakta olduğunu merak ediyorsunuz.

Eşit değil; ama adil."

5 Mart 2007 Pazartesi

Gece, ayın karanlık yüzüyle aynı ölçeğe sahip simsiyah bir harita gibi üzerimizi kaplayıp ruhlarımıza yakışan elbiseleri giydirirken, etrafımdaki yüzlerde karanlık bir heves, bir dışavurum sezdim. Endişeli ve yorgun bakışlar, karanlıkla birlikte kötücül gülümsemelerle yer değiştirdi. Sigara pakedine giden elim, eski yunan gravürlerinden fırlamış gibi bembeyaz görünen bir meleğin sevgi dolu dokunuşuyla düştü. Etrafıma baktım, sis inmediği için bana ve kurtlara göre henüz tamamlanmamış olan gecenin ortasında; kim bilir nereden gelmiş onlarca bezgin insanla çoktan yıkılmış bir tapınağın sunağını andıran merdivenlerde otobüs bekliyordum.

Yerimi alıp her zamanki koltuğuma yerleştiğimde, bakış açım daha da daralmıştı; otobüsün dar ve saçma bir şekilde metalik kaplamalarla döşeli koridoru, insanların neden çıkmakta hevesli olduklarını bir türlü anlayamadığım bir merdiven, kirli camlar ve benimkiyle doksan derecelik bir açı oluşturan boş koltuk.

Otobüs yolculukları eğlenceli değildir, bu konuda ilk otobüslerin üretilmesinden bugüne değişen bir nokta olduğunu sanmam. Asıl olanın varacağı yer değil , yolculuğun kendisi olduğunun farkına varan - ya da varmak isteyen - çok az insan var dünyada, yüzler hep düşmüş, sıkılgan, anlamsız. Gözleriyle gözleriniz arasında ışıktan bir köprü kurabilmeye cesareti olan, ve daha da önemlisi bunu seven bir insanı bıraktıktan sonra, başınıza gelebilecek en kötü şey kısacası; bir anlamdan, sıfır anlamsızlığa sürüklenmek.

Otobüs yolculukları eğlenceli değilse bile, zorunludur. Arkanıza yaslanır, etrafınızdakilere şizoid bakışlar atmaktan kaçınır ve sabredersiniz. Işığı geçirebilecek kadar temiz camlar; böyle durumlarda hayat kurtarabiliyor.

Önümdeki boş koltuğa bir kadın oturdu, ve bugüne kadar hiçbir koltuğun böylesine bir ağırlığı taşıyabileceğini düşünmemiştim. Dikkatimi çeken ilk şey, ayakkabılarıydı. Benim eski, daima kirli ve - ömrünün son döneminde - bağcık yerleri yırtık spor ayakkabılarımın aynısını giyiyordu. Daha eskisini, daha temizini, ve daha az yırtık olanını tabi. Başında eski bir başörtü, üzerinde dirsek yerleri bembeyaz bir deri ceket vardı, ceketin sırtındaki beyaz sıyrıklar bana hep hızlı, dikkat etmeden yürüdüğünü düşündürdü. Aceleyle, sanki hep yetişmesi gereken bir yer olmuş; ve asla yetişememiş gibi. Ancak daima geç kalan insanlar böyle düşük omuzlara sahip olurlar.

Yüzü, her geç kalışında bir kırbaç yemiş gibi çizgi çizgiydi, oturduğu andan itibaren inene kadar bana doğru bir an bile dönmedi. Gözleri yoldaydı hep, karanlık bir bulut gibi belirsiz olan ufuğu izledi. Otobüs büyük bir hızla İstanbul'un tepelerini, caddelerini aşarken içi içine sığmadan oturdu yerinde. Sabırsızlığı nefesimi daraltıyor, bugüne kadar tüm ömrünü hayatının her gününe asla yaşayamayacağı hayallerı sığdırmaya çalışarak geçirdiği fikri mideme tarifsiz ağrılar saplıyordu.

Nereye gidiyordu ? Kime ?

Ben şarkı değiştirirken kalktı yerinden, sanırım Fındıkzade'deydik, Duracak düğmesine basmadan önce birkaç saniye düşünüp belli belirsiz gülümsedi; sonra tekrar oturdu. Yavaşça verdim ciğerlerimde biriken nefesi, inecek diye çok korkmuştum. İtiraf etmeliyim ki, yol boyunca parıldayan bir melek yaralı kanatlarıyla bana dağlar, denizler, köprüler ötesinden dokunmasaydı kesinlikle ondan önce inerdim. Cevabı kendi ellerimle reddetmek, her zaman icin cevapsızlıktan daha az acı verir insana. En azından bana öyle oluyordu.

Hızlı gidiyorduk, ben oturduğum koltukta güvende olsam bile otobüsün dışında yanımızda koşmakta olan ruhum defalarca ezilme tehlikesi geçirdi, eski binalara, genelevlere, hastanelere, tapınaklara çarpmaktan bakışlarımı son anda yere indirmemle kurtuldu. Silik yüzler gördüm dışarıda, kendinden emin, kusursuz ve asla varolmayan insanların suretlerinin sindiği billboardlar, sanki sakız çiğneyip kocaman balonlar yapmak Che Guevara tisörtleri giymek gibi bir kimlik etiketiymişcesine kendinerini sakız çiğneyip kocaman balonlar yapmak zorunda hisseden fahişeler, otobüsü kaçırıp ardından da Don Kişot'un yeldeğirmenlerine saldırması gibi öfkeyle küfür eden sakallı adamlar. Hepsi de bezgin, hepsi de içine girdikleri ormanda kaybolmuş; yere attıkları son ekmek kırıntıları çoktan leş kargaları tarafından yenmiş bir sürü ruh.

Tekrar derin bir nefes alıp kafamı kadına doğru çevirdim, hala yerinde kıpırdanmaya devam ediyordu. Askerdeki oğlunu getiren gemi limana yanaşıyormuş gibi, kocasını Almanya'dan getiren tren perona girmiş gibi, yeni doğmuş torununu ona getiren hemşirenin ayak sesleri koridorda yankılanmaya başlamış gibi ürkek ve heyecanlıydı. Omuzları nefes alıp verdikçe inip kalkıyor, ama daima çökük kalıyordu. Ruhumu tekrar otobüsün içine çekebilecek kadar derin nefes alabilseydim, belki o yükün altına girip, elektrik verilmişcesine sıkılı olan dişlerimin arasından ona "Kaç buradan!" diye fısıldayabilirdim.

Yapmadım. Yerimden ona çarpmamaya dikkat ederek kalktım, düğmeye bastım ve paltomun düğmelerini iliklemeye başladım. Otobüs durağa yaklaştıkça melekler binaların etrafında dönerek alçalıyordu, çan seslerini duyabiliyordum, seferden tırnaklarındaki çamuru temizlemeden dönmüş yorgun bir asker gibi savsakça kapıya yanaştım.

Kapılar açıldı, ve kadın benden önce fırladı aşağıya. İndiğim sıra önümde durup etrafına baktı, ve durağın yanında bekleyen polis arabasına doğru koştu. Arabanın camına sertçe vurup, camı açmalarını istediğini gördüm, merdivenleri çıkarken elim sigara pakedime gitti.

Meleğim bana gülümsüyordu. Gülümsedim, bir sigara yaktım.

Sis inmeye başlamıştı. Belki de ben sigara dumanını biraz abartmışımdır, tam olarak bilemiyorum.

7 Ocak 2007 Pazar

Fly in the Starfucks!


Fly Inn diye bir mekan var Florya'da, "Burası zengin bir semt, böyle büyük bir alışveriş merkezi yaparsak buraların balını emebiliriz" düşüncesiyle alakasız bir şekilde havaalanı yolunun yanına inşa edilmiş heyula gibi bir bina.

Deri koltuk müptelası olduğum için değil, kıçımın dibinde Marcus Miller bass çalıyormuş gibi beni sürekli zıplatan bir ses sistemiyle film izlemek hoşuma gittiği için de değil; sadece izlemek istediğim filmi gösteren en yakın sinema olduğu için buradaki Cinebonus'a gittim.

Bayanların alışveriş keyfi nasıl bir süreçtir hepiniz biliyorsunuz; giriş, gelişme ve sonuç şeklinde üç bölümden oluşur. Buradaki sonsuz değişkenine sonsuzla sonsuz arasında bir sayı koyabilirsiniz. Mango adı verilen erkek mezarında baya bir oyalandıktan sonra, Burger King'den kahvelerimizi alıp, iki yudum aldıktan sonra sinemaya yöneldik. Kardeşime "Yaw yiyecek içecekle sinemadan içeri almıyor olmalılar, bunları bıraksak mı?" dedim, o da az önce kahveleriyle giren iki kadın gördüğünü söyledi. Sallana sallana girişe geldik.

Biletimizi otomata okutan çocuk, "Pardon ama," dedi, "Sadece Starbucks'tan alınan kahvelerle girebiliyorsunuz."

"Nasıl?" dedim.

"Starbucks'tan kahve alabilirseniz içeri sokabiliyoruz, onun dışındakileri alamıyoruz." dedi.

"Neden, diğer kahveler gıcık mı yapıyormuş?" dediğimde, kendimi çalışan arkadaşla kısır bir geyiğin içinde buldum. Neyse, gerisi önemsiz, sigara içmeden önce tercih ettikleri bir marka olup olmadığını sordum, Winston olursa iyi olacağını söyledi. Gülüştük, geçtik.

Şimdi nedir bu ?

Reklam, ya da bir çeşit promosyon mu yapıyorsunuz siz gençler ? Vay be, biz bunu neden daha önce düşünemedik, insanların o an yapmakta oldukları keyif verici eylemi - özellikle anlık bir eylem olduğuna dikkat çekiyorum - yasaklayarak, onları aynı eylemi başka bir şekilde tekrarlamaya teşvik etmek. Ben günün yorgunluğunu alsın diye içiyorum güzel kardeşim bu kahveyi, sinir stres sahibi olmak için değil. Sizin bana söylediğiniz ise, eğer kahve içmek istiyorsam bir zahmet iki kat aşağıya inip Starbucks'un boktan kahvesinden almak zorunda olduğum mu yani ?

Tamam herşey iyi güzel de, böyle bir uygulamanız varsa geniş düşünmeniz gerekli bana göre ;

Mesela hastaysak ve burnumuz akıyorsa, hangi peçeteleri kullanabiliyoruz ? O fil olduğu iddia edilen halkalara sahip peçetelerden mi kullanmalıyız, yoksa yirmi sene önce Kurban bayramında hediye edilen mendile sümkürebilir miyim?

Cep telefonları Sony olanlar film boyunca açık tutabilse mesela, Sony'nin satışlarına müspet bir etkisi olmaz mıydı bunun ? İsteyince ben de bulabiliyorum böyle fikirler değil mi ?

Eh, bu dünyada insanın başına ne gelirse arkadaştan geliyor; bana kalırsa buna da bir kriter getirilebilir. Yanımızda getireceğimiz arkadaşımız için ne zaman bir beden ölçüsü genelgesi yayınlayacaksınız ?

Filmi izlerken kıçım kaşınırsa, hangi elimle kaşıyabilirim ? Koltuğa sürtünerek geçmesini ummak serbest mi ?

Siz Faşist misiniz ulan ? İçmiyorum kahvenizi, inşallah hepinizin kıçı da sinemanızın o deri koltuklarında pişik olur.

4 Ocak 2007 Perşembe

Yeni Bir Spam - Ya Kardeşim Siz Nasıl Para Kazanıyorsunuz ?

Geçtiğimiz aylarda bahsetmiştim gelen spamden, zengin bir işadamının oğlu olduğunu ve babasının mirasını yurtdışına çıkartmak istediğini söyleyen kullanıcımız, bu konuda yardım talep ediyordu.

Bugün daha da fantastik bir mail aldım , bakın aşağıda;

Maclord ChambersPlot 205 Marina Way,Victoria Island ,Lagos-NigeriaTell Phone: 234-1-474-3867Fax: 234-1-88-12824Email :maclord18@yahoo.com Compliment of the day. I got your contact in course of my inquiry to locate relations of my Deceasesd Client Mr Mercer Tilki,who died in a car crash on the 13th February 2003.The reason for this is to inherit a Contracts Payment Deposits Account of $6.5 million of which the Deceased left in a Finance Firm. Consequently, having gone through to your profile on Internet, I want you to please assist me to inherit the fund into your Account. This request emerged last week when the Finance Firm contacted me for the attention of my Deceases Client (perhaps for one reason or the other they have tried to contact him and was unsuccessful). However, thereupon I announced his death and protocols observed, I was mandated (as the deceased's attorney)to provide the Next of Kin to inherit the Deposits or they will freeze it as"Unclaimed Deposit".Unfortunately, and unknown to the Finance Firm, the Next of Kin was among the dead in the car crash. But rather leaving the Deposits/Account frozen hence I seek your help to claim the fund into your Account as you share same names with the Next of Kin and I have the required Information to execute the transaction under legal process. Please contact me for further information and commencement of the transaction,and I need your full mailing address,your direct telephone number/Fax number,for this transaction to commence successfully. Be informed that your compensation will be 40% of this fund,while 60% will be my share. Please it is only trust and honesty to ourself will make this claim to work out accordingly,and success will be our achievement at the end of this transaction. Please get in touch with me by my email address :(maclord18@yahoo.com ) For the successful transaction, Yours faithfully,Maclord Ubah Esq

14 Kasım 2006 Salı

Beta Yayınevi !

Konuyu uzatmayacağım, Ideefixe.com'dan Temel Analiz üzerine bir kitap aldım, ve kitaptan hiç mi hiç memnun kalmamam sonucunda aşağıdaki mailde görülebilecek sıkıntılarımı yayıncı kuruluş olan Beta Kitap'a bildirdim.

Bugün itibariyla maili göndermemin üzerinden tam iki ay, gönderdiğim mailin kuruluş tarafından okunmasının üzerinden bir ay yirmidokuz gün geçti. Eğer bir cevap alabilirsem, onu da burada yayınlayacağım; ama şimdilik ortada sadece benim şikayetim var;

"Merhabalar;

Bundan yaklaşık bir ay önce, ideefixe.com'dan Dr. Aydın Uyar'ın yayıneviniz tarafından basılmış Temel Analiz - Bilanço Okuma Teknikleri isimli kitabını aldım. Amacım, böylesine sıkıcı görünen bir konuda okumaya niyetlenebilmiş her insan gibi, bilgi sahibi olabilmekti.

Ne yazık ki, sözkonusu kitap bilgi sahibi yapmayı bir kenara bırakın, kariyerimin geri kalan kısmını Temel Analiz kavramından uzakta geçirebilmek için herşeyi yaptırabilecek kadar gereksiz bir yayın çıktı.

2001 yılında basılmış ve günümüz ekonomik dinamiklerinin büyük bir çoğunluğunu içermemekte olan bir kitabın yeni basıma hazırlanmamış haliyle hala satışta olmasını bir kenara bırakalım;

Yatırımcıları bu konularda bilgilendirmek maksadıyla sade ve günlük konuşma diliyle yazılmış olmasını, bu açıdan bakınca da yer yer fazlasıyla sığ, eksik, temellendirilmemiş bilgiler içermesini de hoşgörelim. (Ki bu konular insanlara hap benzeri sadece aynen kullanıldığı zaman faydalı olabileceği lanse edilerek açıklanamaz düşünceme göre, bu da ayrı bir tartışma konusu.)

Penguenlerin çiftleşme dönemleri gibi afaki konularda belki kullanılabilecek ama; Temel Analiz gibi bilimsel bir konu üzerine açıklama getirilirken "Yapılan çalışmalar sonucu bu tekniği kullanıcıların yarısı verimli buldu." şeklinde gökten meleklerce indirilmiş gibi duran dipnotlarla ( dipnot derken ne kadar acı çektiğimi tahmin ediyor olmalısınız, bu şekilde tez hazırlama kurallarına bile uymayan notlara dipnot ve kaynakça demek, basmış olduğunuz esere bilimsel kitap demeye benzemekte) işin kotarılmaya çalışılmasını da gözardı edelim.

Kitap, okuyucuya biraz bile saygısı olan bir editör tarafından hiç mi redakte edilmemiş acaba ? "Teknik" yazmak yerine konulan bir "k" harfinden bizim bu sonuca varmamız çok zor olmuyor ama, bu kitabı okurken böylesine bir zihin jimnastiğine ihtiyac duyarak almadığım geliyor aklıma sık sık. Yabancılaşıyorum, Dr. Aydın Uyar'ın yazdıklarından biraz olsun feyz almak yerine Sudoku ve Kare bulmaca çözüyormuşum gibi hissediyorum.

Sayfa başına üç, bilemediniz beş yazım ve dizim hatası, kendi alanında bir ilk olabilir. Bu konunun üzerine giderseniz, rekora imza atmış bir kitabınız olduğunu farkedeceksinizdir.

Sonuçta; üzgünüm, hayal kırıklığına uğradım, kendimi aldatılmış hissediyorum. Eğer şirketiniz için bu bir gurur meselesi olmayacaksa, kitabınıza ödediğim paranın iade edilmesini istiyorum. Okurken çektiğim manevi acıları sözkonusu yapmamam, iyi niyetli olduğunuzu düşünmemden geliyor, bunu da söylemek isterim.

Bana yardımcı olacağınız için şimdiden teşekkürler;

İyi çalışmalar. Bereket versin. "

3 Ekim 2006 Salı

KitapAraBul.Com

Bugün ideefixe'de bir kitap peşinde koştururken, ilginç bir arama motoruna rastladim.

Kitap.NeKadar.Com, ilginç bir göreve sahip, adını, yazarını ya da ISDN numarasını yazdığınız bir kitabı Web temelli satış sitelerinde araştırıp, en uygun olarak hangi fiyata nerede bulabileceğinizi karşınıza getiriyor.

Güzel bir fikir değil mi ?

Yalniz, iki ufak ayrinti handikap olarak karşımıza çıkıyor.

1. "Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi" yazdığınızda adında "Bir" , "Otostopçu", "Galaksi" ve "Rehber" kelimelerini içeren binlerce kitabı karşınıza döküyor. Böylece güzel fikre sahip sitemiz, birden kabus halini aliyor.

2. Nedendir bilinmez, arattığım hemen hemen tüm kitaplar sadece tek bir web sitesinde vardı, ve sadece bu web sitesinde en iyi fiyata sahipti. Pazaraktif.com, benim bugüne kadar hic adını duymadigim bir site.

Böyle tezgahlar da karşımıza çıkabiliyor demek ki zaman zaman, dikkatli olmak gerek.

2 Ekim 2006 Pazartesi

Tüm insanlar neden delirmiş gibi davranmakta ? Bir insan neden gelip geçici varlığına aldırmadan oyunlar oynar karşısındakiyle?

İktidar güdüsü neden bu kadar güçlü ? Muktedir olabilmek bu kadar mı önemli?

Tam da anladim derken, neden aslında hiçbirşey bilmiyor olduğumuzu farkediyoruz düzenli olarak? Hayat muamma mı, bilmece mi ?

Yolda yürürken durup bir çiçeği koklayabilmek mi hayat, yoksa amacının peşinden koşmaya istisnasız devam edebilmek mi ?

Eğer amacımızın içine o çiçeği koklayabilmeyi de sıkıştırabiliyorsak, önemli olma özelliğini koruyabilecek midir?

Mistik olan mı önemlidir bizim için, yoksa geleceğe dair hayaller kurduğumuzda kendimizi en iyi yerde görmemizi sağlayan mı ?

Hiç gördüm dediğiniz an gözden yitirdiğiniz oluyor mu ? Ya da karşınızdakine tuhaf bir ifadeyle "Efendim?" dediğiniz an, karşınızdakinin ne dediğini anladığınız ?

Arada kalır mısınız ? Karar vermekte zorlandığınız, kendinizi tüm yaradılışa yabancı hissettiğiniz olur mu ?

Günde kaç defa kendinizi tecrübesizlikle suçluyorsunuz? Tecrübesizliğinize inanmak mı daha zor , onu gözardı etmek mi ?

Peki ya iki seçenek de sizi olaylar karşısında çaresizliğe sürüklüyorsa ? Kendi bilincinizi geliştirmeye dair tüm yatırımlarınızın yerine sokakta koşturmak ister miydiniz?

Tek başınıza mısınız , yoksa yalniz mi ? Yoksa var mi hayatınızda size değer veren insanlar, o çok önemli değerin siz birşeyleri sırtınızda taşıdığınız sürece size yansıtılacağını ilk hissettiğinizde kırıldınız mı ?

İnsanlar canınızı yakabiliyor mu, onlara o kadar yaklaşma izni veriyor musunuz?

En son ne zaman aptal olduğunuzu düşündünüz ? En son ne zaman, aptalca hareket ettiğinizi itiraf etmekten korkmadınız ? En son ne zaman, aptalca bir hareketin arkasından onu telafi etmek için daha aptalca onlarca hareket yaptınız?

Kimseyi öldürdünüz mü, en azından rüyalarınızda ? Rüyanızda hiç ev soydunuz mu, grup halinde soygun yapıp tüm çaldıklarınızı arkadaşlarınızla paylaştınız mı ?

Rüyanızda hiç kendi evinizi kendiniz içindeyken havaya uçurmaya kalktınız mı ? Eğer böyle bir b.k yeseydiniz, benim yaptığım gibi bombanın pimini yatağınıza girip, cep telefonunuzu elinize aldıktan sonra mı yapardınız?

Peki o bomba patlamasa, kendinizi nasıl hissederdiniz ? Deneyip de başaramamış bir insan olarak mı bakardınız hayata, yoksa son anda kurtulmuş bir insan olarak mı ? Yoksa ikisi de mi ?

En son ne zaman aptal olduğumu düşündünüz ? En son ne zaman, aptalca hareket ettiğimi farkettiğinizde bunu yüzüme söylediniz ?

Ve eğer yapabildiyseniz, en son ne zaman bunu yaptığınız için sizi vahşice kırdım?

En son ne zaman yazdınız ? Yazabildiniz, ya da yazdığınızı sandınız ?

En son ne zaman birşeyi başarabilme hissini iliklerinize kadar hissettiniz ? Ortaokuldan öncesine uzanan cevaplar sayılmaz, mızıkçılık yapmayın.

Bu yazıyı okumamayı kaç defa düşündünüz, ve kaç defa yarısında bıraktınız ? Eğer buna bir cevabınız varsa, şu kısmı neden okuyorsunuz ?


Gülebilirsiniz evet, ben bile bazen kendimi oldukça komik buluyorum.

25 Eylül 2006 Pazartesi

Ben bir Miller tanirim, o da Marcus Miller! Sen Kimsin Lan!

Arkadaslar, kadim dostum, askerlik arkadasim, kankam, ayni kaba isedigimiz sevgili John Miller, bana bugün mail atmis. Metni sizinle de paylasmak istiyorum, babasi mi ne olmus bu deyyusun, onun parasini mi kiriscakmisiz ne oyle birsey. Size yazdigim son post olacak herhalde bu, ben bana "My Dear" diye seslenen John'la gidiyorum..

İste mail;

My Dear

I do appologise for approaching you in this manner but my present condition has made me to desperately seek your help.My name is John Miller .I was a first year medical student of the university of cocody, Abidjan in Cote d'Ivoire until october 2004 when the rebels in my country struck our town and on the process i lost my father and my kid brother who are my source of joy and inspiration.

My father Chief Skino Miller was before his untimely death a serving director with the national cocoa Exporting board and the chairman board of trustees Nacope Cocoa farmers Co-operative society.

Before his death, he informed me of a foriegn account he has with a bank here in my country where he deposited the sum of USD9.5million.According to him, he said that the money will be used to construct an ultra-modern medical complex where i will start my life after my graduation.After the burial i approached the bank director where the money was deposited to find out how i can have access to the money but was told precisely by the director that my father has an agreement with them. That the money was deposited in a suspense fixed account with a clause attached to it for onward transfer into a foreign account. That the bank will follow the agreement written and signed by both (the bank and my Father).The director adviced me that my father stated in the agreement that in his absent,The money should be trransferd to his forign partner or my appointed guardian from any country who will stand on my behalf as my guardian and the new beneficairy of the fund to enable the bank make the transfer.

Why I contacted you.

Due to the agreement my late Father had with the bank during deposit coupled with the fact that my secuity here can not be guarranteed,I hereby ask you to do me a favour by standing as my foreign Guardian and the new beneficiary of the money to enable the bank effect the transfer. Precisely i need your help in the following ways

1.To receive this money in your account and make sure that the transfer is done smoothly.
2.To stand as my guardian and accept me in your family as your son since i do not have any body to take care of me.
3.To make arrangement for me to come over to your country to start a new life especially for me to complete my studies.You will also be the one to invest and mange the money for me until i'm able to handle it myself.

I have plans to invest this money in continuation with the investment vision of my late father, or Estate in your country.

I will give you 25% of the total sum for compensation after the sucessful transfer of the money in your safe account overseas.

Dear, if you will be kind enough to assist me, kindly indicate by replying back.

I look forward to hearing from you.

Yours sincerely

John Miller

+225 07 33 53 57

Kendisine cevap verdim tabii ki; benim gibi nazik bir insana boyle bir teklifi geri cevirmek yakismazdi diye düsündüm;

Dear John;

Suck my motherfuckin' dick!

Haha.

17 Eylül 2006 Pazar

Haftanın Dizaynı

Efendim, oncelikle kisa bir ara sonrasinda tekrar merhaba, gordugum kadariyla hepiniz buradasiniz. Güzel.

O zaman kisaca, kafamda neler dönüyor bahsedebilirim.

Mesela ikisi bugün olmak üzere, toplamda üc film izledim bu hafta. Doom, Carandiru ve Land of Plenty.

İlkine kisaca deginmek istiyorum, o The Rock denilen adamin süratli bir sekilde kisirlastirilmasi gerekli, cogalmamali, soyunu sürdürmek icin gosterecegi her türlü caba amansiz bir insafsizlikla cevaplanmali. Bu nedir ya, zaten basparmak gibi bir adam, boyun yok; bir de göz süzerek oyunculuk yapmaya calistikca sinema denilen sanatin etkinligi hakkindaki görüsümü dipsiz kuyulara sokup sokup cikartiyor. Cavusmus bu arkadas bu filmde, ( ki eminim filmi izleyen herkeste kendisini defalarca tokatlamaya yonelik bir his uyandiriyordur ) ve bir süre sonra oyle psikopata bagliyor ki, görmeniz gerek. Jack Nicholson diye bir adam var, Brad Pitt var, bunlar akil hastasi rolleri canlandirmis oyuncular, insan biraz izler de ilham alir. Yok , harbi The Rock demek ki adam. Film rezalet, senaryo rezalet, oyunculuk rezalet, isik yonetimi rezalet. Tek bir numara var, o da yaklasik bes dakikalik bir bolumun FPS seklinde cekilmis olmasi. O da sadece bizim gibi FPS oynamis insanlar icin keyifli, oynamayanlarda bulanti etkisi yaptigina eminim.

Uzak durun uzak. Eger izlemeye kalkarsaniz da, ilk on dakika icinde ben ne halt yiyorum diyeceginize eminim. Tamam güzel bir malzeme, bu oyunu oynamis ve ilgi duyan cok insan var; ama biz bilgisayar kullanabiliyoruz, oyle tamamen de gerizekali degiliz.

Carandiru, cok cok ilginc bir film. Sao Paulo'da 1992 yilinda Carandiru cezaevinde gerceklesen bir isyani konu aliyor, gerci olaya pek isyan demek de mümkün degil. İsyan sozcugu, sadece devlet güclerinin olayi ancak bir isyana, hatta bir darbe girisimine yakisabilecek bir karsilikla bastirmis olmasindan oturu kullanilabilir. Resmi kaynaklarin sadece sekiz kisinin hayatini yitirdigini acikladigi eylemde, 111 kisi kolluk kuvvetleri tarafindan "asla geri donemeyecekleri sekilde yola getirilmis". Sepultura'nin bir sarkisi var Chaos A.d.'de Manifest diye; bilen bilir, iste o sarki bu hikayeyi anlatiyor:

friday, october 2nd, 1992
chaos has descended in "carandiru",
the biggest penitentiary complex in
south america
over a hundred inmates dead and
hundreds injured on the massacre
the police arrived with helicopters
and over two hundred armed forces

they took the jailblock
called "pavilhao nove"
and opened fire on the
inmates in a holocaust, method of
annihilation, the government of the city
of sao paulo cannot control
the brutality of its police

holocaust, body piles
confrontation, mutilation
discipline, ignorance
conflagration, torture

over eighty percent of the inmates were
not sentenced yet, the bodies were filled
with bullets and bites from the police dogs
the police try to hide the massacre saying
there were only eight deaths

the violence of brasilian cops is very well
known outside of brazil, this kind of
extermination is a method that they use to
get rid of the over population in the jails
the violence of the cops left the whole
pavillion destroyed after the rebellion


Film ile ilgili bircok elestiri okudum, cogu da Eksi Sozluk'ten. Anlatimla ilgili kusurlar siralanmis, ki ben bunlari iki sebepten dolayi reddediyorum. Birincisi, film olaylar sirasinda cezaevinde gorev yapmakta olan doktorun yazdigi kitaptan uyarlanmis, yonetmen kendi yorumunu ustaca katabilmisse de, neticede olaylari o gozden anlatmis. Filmin sonunda yazdigi gibi, olaylara sadece polisler, mahkumlar, bir de tanri sahit. O, mahkumlarin hikayesini dinlemeye karar vermis. İkinci sebebimse, Hector Babenco iyi ve hikaye anlatim konusundaki yetenegine, sagduyusuna güvendigim bir yonetmen.

Olaylar saptirilmissa bile, film mahkumlari iyi gostermeye calisirken daha kotu bir sekilde lanse ediyorsa da, ben filmi bu cercevede kabul ediyor ve basarili buluyorum. Bugün günlerden Pazar, 17 Eylül 2006 ve ben Carandiru'da olan bitenlerden artik haberdarim. Manifest, artik daha anlamli.

Land of Plenty ise, uzerinde daha da fazla durmamizi gerektirecek bir film. Biraz zamana ihtiyacim var, hakkinda daha cok sey yazacagim.

Muzikal anlamda da heyecanli günler geciriyoruz, Audioslave yeni albumu Revelations'u nihayet piyasaya surdu. Ben albümü cok begendim, Revelations, Original Fire cok cok güzel sarkilar. Ozellikle bir Moth olayi var ki, ona da sonradan uzun uzun deginmemiz gerekebilir. Simdilik Cornell ve Morello'nun hala ayakta olduklarini ve birseyler yapmak icin cabaladiklarini bilin yeter. Bu arada hazir unutmadan; Zack nerelerde acaba ??

27 Ağustos 2006 Pazar

Sanki Kısalar Sana Bayılıyor!




Bir Epilasyon cihazi reklami var, mutlaka izlemissinizdir; üc dört tane Sex and The City ve Desperate Housewives kirmasi hatun cafe gibi bir mekanda oturur ve sohbet ederler, buraya kadar bir kurgu ve senaryo harikasi olmak icin yeterli ozellikleri halihazirda üzerinde bulunduran reklamimiz; buradan sonra kopar gider..

"Kisalar hic cekilmiyor" gibi abuk, imali, cirkin bir laf sarfeden kirmizi kafali arkadasin arkasindan bir cift goruruz, reklamin baslangic sahnesinde iceri girmekte olan bu ciftin temel ozelligi erkegin bayana gore daha kisa olmasidir. Reklamda da bu sebepten gorunurler ya, neyse.

İste, erkegin makus talihi burada tekrar boy gosterir. Aslinda hatun kisiler kendi aralarinda kisa killarindan bahsederken kendisi de kisa olan abimiz, dogal olarak alinir.

Ve, kadinini elinde tutmak isteyen her erkegin yapacagi gibi , sacmaya baslar.

"Cay?"

Buradan sonra yine absürt bir laf geliyor ablalarin tekinden; "Uzatmadan kurtulacaksin" gibisinden birsey, ama reklam girdigi gibi beynimin sol lobu uyustugu icin pek net hatirlayamiyorum.

Peki erkegimiz bu duruma ne tepki verir?

"Kahve?"

Ya güzel abicim, o üzerindeki ceketten, yaninda senin cinsiyetinin onunkinin tersi oldugunu belli edecek bir pozisyonda gezindigin abladan utan bari. Hadi anladik, metroseksüelligin yani sira nezaket gibi biz erkeklerin unuttugu bazi ozellikleri de bünyende barindiriyorsun, bu; "Ulan benim kisa olup olmamam size kinaye konusu mu oldu , siz benim nerelerimin ne uzunlukta olduğunu nereden biliyorsunuz?" seklinde bir cikis yapmani engelliyor..

Belli ki ortama da gruba da yabancisin, kiz arkadasina cikip "Senin bu dümbük kankalarin ne diyor boyle?" seklinde bir serzeniste de bulunamiyorsun;

Senin oradaki mevcudiyetinin tek amaci hatuna birseyler ismarlamak midir? Kisaligini bununla mi ortmek pesindesin ? İs cüzdan sinirlarina kadar dayandiysa, sen hakkaten her anlamda kisasin demek ki , ben bu sonuca vardim vallahi.

Ezik seni ya, demek ki allah muhafaza hatunlardan biri "Vah vah vallahi eziklerse hic cekilmiyor" gibi bir laf etse, Goldastan taksitle alip cebinde tasidigin tek tas yüzügü hemen hatunun parmagina gecirivereceksin. Bravo, abla s.ctiktan sonra g.tunu de siliyorsundur sen.





Not 1 : Ben Kisa degilim , ama yine de kompleksime olan övgüleriniz icin tesekkür ederim.

Not 2 : Hayir ulan hayir, ben fasist ya da kadin düsmani da degilim. Asil kadin düsmani , kisa biriyle cikmayi gurur meselesi yapacak, sonra da bunu kahve ya da cayla unutmaya son derece meyilli kadinlar yaratip bunlari utanmadan insanlara seyrettirendir.

Simdi dagilin.

Not 3 : Braun'mus markasi, ibret olsun diye resmini de koyuyorum. Abimizin resmini bulsam onu koyacaktim aslinda.

23 Ağustos 2006 Çarşamba

Diablo II

Efendim bildiginiz uzere ( veya bilmediginiz uzere, beni en fazla bir klozetin herhangi bir b.ku tanidigi kadar taniyor olmalisiniz ) Diablo II hayatimda yer tutmaya devam eden bir oyun.

Asagida, buldugum ilginc itemlerin yer aldigi screenshotlar var; yakinda vakit bulursam diablo screenshotlariyla bir fotoroman hazirlamayi planliyorum.