$2.99

Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2007 Pazartesi

The Prestige - Kritik




The Prestige
ile ilgili yazdığım eleştiri yazısına, Film.Gen.Tr'dan ulaşabilirsiniz.

Spoiler olacağı korkusuyla eleştiri yazısı içinde yazamadığım birçok şeyi, yakında burada yazmayı düşünüyorum.

7 Ocak 2007 Pazar

Hollywood Hakkında - Mario Puzo'dan Bir Alıntı.


Mario Puzo'nun, The Godfather serisinin gölgesinde kalmış çok ilginç bir kitabını okuyorum bu aralar; Fools Die. Kitabı okudukça bir taraftan da internet üzerinden Puzo'nun hayat hikayesini didikliyorum, ve arada kitap hakkında bir çeşit otobiyografi olduğunu düşündürecek kadar önemli paralellikler var. Romanın kahramanı da yazarlıkla başladığı kariyerine Hollywood için senaryolar yazarak devam eden iflah olmaz bir kumarbaz. Çok zekice bir üslupla ince ince dokumuş kitabı Puzo, bazı yerler hayat öyküsüyle birebir örtüşürken bazı noktalar da size hiç alakası olmadığını düşündürecek kadar zıt. Ters menyal vermek dedikleri böyle birşey herhalde.

Neyse, bunlar hakkında kitabı bitirdiğimde uzun uzun konuşacağım. Şu an sinema sektörüyle ilgili alıntı yapmak istediğim bir kısım var. Kitabın ana karakteri olan anlatıcı, romanının filme çekilmesi için Hollywood'da kaldığı süre içerisinde, film stüdyosunun sahibiyle sinema sektörü üzerine derin tartışmalara giriyor. Bu da onlardan biri. Mario Puzo'nun bu sektör hakkındaki derin tecrübelerini düşünecek olursak, dikkatli okunmasında fayda var:

"- artık erkek bulamayan karının biri gibi konuşuyorsun" dedi Malomar. "Sinema yeni bir sanat türü olduğundan kendi dümeninin zamanının geçtiğinden korkuyorsun. Kıskançlık seninki, başka bir şey değil."

-"Filmle roman kıyaslanamaz ki" dedim. "Film hiçbir zaman kitabın yaptığını yapamaz."

-"Bunun konuyla bir ilgisi yok." dedi Malomar. "Bugün insanlar sinemayı istiyor ve gelecekte de isteyecekler. Bir de sen yapımcılar, örümcekler diye tutturmuşsun. Buraya birkaç aylığına gelmişsin, ahkam kesiyorsun. Herbirimize ayrı bir kulp uyduruyorsun. Fakat her iş aynıdır, hepsinin iyi yanı da kötü yanı da vardır. Tamam, sinemacıların tümü kaçık ve dolandırıcıdır, incik boncuk değiş tokuşu yapar gibi kullanırlar seksi; peki ne çıkar bundan? Sen bütün bu insanların, yapımcı olsun, yönetmen olsun, yazar olsun, oyuncu olsun, bir sürü sıkıntının içinden geçtiğini gözden kaçırıyorsun. Bu mesleği öğrenmek için yıllarını verirler ve herkesten çok çalışırlar. Gerçekten bağlıdır işlerine ve sen ne dersen de , iyi bir film yapmak için yetenek ve hatta deha gerekir. O aktör ve aktristler kara piyadesi gibidirler, önsafta harcanır giderler. Önemli rolleri onunla bununla düzüşerek de almazlar hem. Sanatçılıkları kanıtlanmış kişiler olmak zorundadır, zenaatlerini iyi bilmek zorundadırlar. Tabii ki erkek ya da kız arkadaşlarını baş role koyup beş milyon dolarlık bir filmi bok eden manyaklar da vardır. Fakat ömrü uzun sürmez böylelerinin. Sonra sen yönetmenlere ve yapımcılara da takmışşsın. Eh, yönetmenleri savunmama gerek bile yok. Bu mesleğin en zorlu işidir onlarınki. Fakat yapımcıların da bir işlevi vardır. Sirkteki aslan terbiyecileri gibidirler. Bir filmin yapımı ne demektir, bilir misin sen ? Önce film stüdyosunun finansman kurulunda on kişinin kıçını yalaman gerekir. Sonra allahın delisi birkaç yıldıza hem analık hem de babalık etmek zorundasın. Çekim ekibini hoşnut tutmak gerekir yoksa dalga geçip fazla mesailerle ananı ağlatırlar. Nihayet ekiptekilerin birbirini boğazlamasını önlemek de senin işindir. Bak Moses Wartberg'den nefret ederim örneğin, ama bu işin yürütülmesine destek olan büyük bir finansman dehası var adamın. Sanat zevkini ne kadar küçümsüyorsam, bu dehasına da o denli saygım var. Ve yapımcı yönetmen olarak durmadan uğraşmak zorundayım onunla. eh, herhalde sen bile kabul edersin ki filmlerimden birkaçı sanat ürünü denilebilecek nitelikte sayılırlar."

24 Aralık 2006 Pazar

Live Free, or Die Hard

Hayatımın ilk ve en önemli aksiyon filmiydi Die Hard, lise sıralarının üzerine adını kazıdığımı hatırlıyorum. İlkinin üzerinden 18 yıl geçtikten sonra, 4 Temmuz 2007'de serinin dördüncü filmini izleyebileceğiz.

Fragman aşağıda , ben filmin nasıl bir bakış açısına sahip olduğu konusunda fragmandan ve özellikle filmin adından kıllansam da; gördüğümüz en iyi aksiyon filmlerinden biri olacak gibi görünüyor.

McClane artık iyice kaşarlanmış olmalı, With a Vengeance'de ilk iki filmdeki çekingenliği ve sersemliği üzerinden nasıl atmış olduğunu hatırlarsak, bu filmden beklentilerimizin yükselmesi için ortaya bir sebep daha çıkıyor demektir.

23 Aralık 2006 Cumartesi

Atla Gel Şaban

Kemal Sunal, büyük bir yetenek olmasının yanı sıra, büyük oyuncuları büyük filmlerde buluşturmak gibi tali bir görevi başarıyla yerine getirmiş bir oyuncu. Süt Kardeşler, Davaro, Kibar Feyzo ilk aklıma gelenler.

Bir de Atla Gel Şaban var tabii, nasıl unutabiliriz.

Kemal Sunal'ın Natuk Baytan dönemine ait filmlerden biri olan Şiki Şiki Baba, bugüne dek izlediğim en iyi komedilerden biri. Senaryosu Aydemir Akbaş'a ait olan film, basit bir durum komedisinin kaliteli oyunculuk ve iyi yönetimle birleştirildiğinde ne kadar farklı yerlere gidebileceğinin en güzel kanıtı olarak Türk Sinema tarihinde gururla duruyor.

Şiki Şiki Baba dediğim zaman, unutmuş olanlar varsa onlar bile hatırlayacaktır. Bakınız, filmdeki unutulmaz performanslardan biri;



Dinçer Çekmez'ın performansına özellikle dikkat etmenizi istiyorum; sakin olmaya çalışması, dönüp arkaya baktığı anlar, arkaya bakmadan konuştuğu anlar sinema tarihine geçecek kadar başarılı. Azap içinde bir insanın kızgınlık ve çaresizlik içerisinde gidip gelmesini bu kadar başarılı ve bu kadar komik özetleyebilen çok az oyuncu gördüm bugüne kadar, Dinçer abi bunlardan biri. Kendisini en son Kerem Alışık'ın oynadığı bir dizide görebilmişiz, tabii ben en son Şaban Askerde isimli faciadan hatırlıyorum. Bu sahnede sessiz bir rolde rahmetli Erdoğan Dikmen'i de görüyoruz hatta. Kamera hareketleri fantastik, Kemal Sunal'ın önünden filenin sallandırıldığı sahne, ve önde oturan şahsın ( adını ne yazık ki bulamadım ama amca yardırmış ) birden başörtülü olarak çıkması inanılmaz birer tat katmış.

"- Kocakarı, dedikodu yap.
- Ah dostlar, bende bir gelin var, düşman başına...
- Daha kırıt."

Dinçer Çekmez, "Kel, şarkıya başla!" talimatı üzerine la havle çekerek önüne dönüyor ya, işte bunu okulda öğretemezsiniz, şu anda televizyonlarda izlemekte olduğumuz mafya-ağa-orospu-150.000 dolar versem benimle yatar mısın dizilerinin hiçbirinde de bulamazsınız.

Bir de buradan buyrun, kopuşlardan kopuş beğenin.



Dikkaaaaat, Yüksel Gözen geliyoor ve hızla geçiyor ! Diyaloğun karaktere verdiği derinliği usta oyuncunun nasıl yansıtttığını farketmemek mümkün değil. Belki de defalarca izlediğiniz için; televizyonlar tarafından ucuzlatılmış olması sebebiyle sıradan bir film olarak göreceğiniz "Atla Gel Şaban"da, bu oyuncu kısa kısa sahnelerde oyunculuk dersi vermiş. 91 yılında vefat etmiş olan oyuncunun adını ilk defa duyduğunuza bahse girebilirim. Özcan Deniz desem, Haluk Bilginer desem hepiniz sıraya girersiniz, o da ayrı bir konu.

Günümüz terimleriyle değerlendirdiğimizde mafya üyesi olarak adlandırılacak bir karakter, kafasına başörtüsünü geçirdiği an birden değişiyor, eski minibüslerden, minibüse binen yakışıklı erkeklerden, orasını burasını elleyenlerden bahsetmeye başlıyor. Karakterin içindeki kadın konuşmakta artık, yüz hatlarının hareket edişinden o an Yüksel Gözen'in artık oynadığı mafya üyesi, mafya üyesinin de derinlerinde saklamakta olduğu kadın haline geldiğini hissetmek; işte sinemanın ve sinemada büyük bir oyuncu izlemenin büyüsü tam da burada. Minibüs simülasyonunun ikinci gerçekleşmesi sırasında başörtüsünü kimse uyarmadan kendi takıyor, artık o anı onun da heyecanla beklediği apaçık ortada. Derinliğe bakın, inanılmaz.

Geçtiğimiz birkaç yıl için konuşsaydık, Türk Sinemasının zorlu bir yol ayrımında olduğunu söyleyebilirdik. Bir tarafta insanların yüreklerini koyarak, bu topraklardan kopardıkları parçalarla bezeyerek yaptıkları filmlerin, bir tarafta da "Dışarıda bu işler nasıl yapılıyor?" diye kafa patlatan, kimi para kazanabilmek için, kimi de çok beğendiği Fransız filmleri gibi ağır alt metinlere sahip filmler çekebilmek için çırpınan yönetmenlerin filmlerinin olduğu - pek homojen sayılmayan - iki cepheli yapı; bugün çökmüş durumda.

Sinemamız , iki taraftan birini seçerek ilerlemek yerine, evrim geçirerek ilerlemeyi tercih etti. İşte bu sebepten, artık Küçük Kıyamet gibi efekt zengini filmler izleyebiliyoruz, senaryoları ne kadar boş ve basit olsa da. Ve bu sebepten, Serdar Akar mümkün olduğunca stilize etmeye çalıştığı sinemasını önemseyerek hala başarılı filmler çekmeye devam ediyor. Basit, avam, ne sanatsal ve ne sosyal hiçbir yenilik getirmeyen dizilerden kazanılan paralar artık sadece bu iki kanala doğru akıyor.

Bunlardan hangisi denize ulaşmaya daha yakın peki derseniz, net bir fikrim olduğunu söyleyemem. Ama şurası kesin ki, ben sinemada görsellik karşısında diz çökmektense ağır ve iyi örülmüş bir kurgu karşısında ezilmeyi tercih ediyorum.

Bunu anlayanlar , neden Atla Gel Şaban'ın benim için bu kadar önemli olduğunu, Yüksel Gözen'e böylesine bir saygıyla yaklaştığımı da anlayacaktır.


Bonus 1 :



Bonus 2 :

16 Aralık 2006 Cumartesi

Freedomland - Vakit Kaybı.

Sakin, sessiz bir cuma akşamından ne beklersiniz ? Normal şartlarda yorucu sayılabilecek bir günü atlatmış, hayatından bir haftayı daha kullanılmış bir tuvalet kağıdı gibi buruşturup kenara atmış bir adam olarak, ben bu gece huzur aradım. Belki biraz eğlence, ama asla Enemy of the State gibi dur durak bilmeyen bir film tarzında değil. Dingin, evet; anahtar kelimem buydu, dingin bir akşam geçirmek; kahvemin tadına bakıp sigaramı içerken kafamı dağıtacak bir film izlemek istiyordum.

Ah, ben meğer belamı aramışım da haberim yokmuş. Gittim, bu Freedomland adlı filmi aldım. Etkileyici bir afiş, Samuel Jackson'un en iyi performansı diyor mesela. Julianne Moore'u da farkettiğimde artık geriye tek kalan parayı verip eve yollanmaktı; çok severim kendisini, pek severim.

Ama bu filmde öz annem bile oynamış olsaydı, ona olan sevgimin bile sarsılacağını düşünüyorum.

Arabasının çalındığını ve çocuğunun kaçırıldığını iddia eden zihinsel durumu pek parlak görünmeyen beyaz bir anne, tüm bunların bir zenci mahallesinde gerçekleştiğini iddia ettiği an, biz zaten göreceklerimize hazırızdır. "Lanet olsun Irkçılığa", "Nev Cörsiy Nev Cörsiy zencisiyle beyazıyla bir bütündür Nev Cörsiy" şeklinde sloganlar atmamız bekleniyor olmalı, altmetninin ne kadar boş olduğuna hiç bakılmadan filmde bol bol bu tarz sloganlar atılıyor çünkü. Hayır, bu gerilimi başta sorumluluk sahibi bir şekilde kurup , sağlam bir kurguyla ilerletebilseydi belki bir nebze güzel bir film izleme ihtimalim olurdu, ama bir eline siyah-beyaz çekişmesini ve siyahların bundaki ezikliğini, diğer eline de kuşku dolu bir kaçırılma olayını almış, ve ikisini ışık hızında birbiriyle çarpıştırmış bir yönetmenin eline düşmüşüz bir kere, ne kurgusu, ne sorumluluğu.

Bal gibi de Blaxploid bir film bu, aha şuraya yazıyorum. Bu kadar basit mi empati kurabilmek, ortada olduğu herkes tarafından kabul edildiği için iyi işlenme yolu açık bir soruna dikkat çekebilmek iki insanın sorumsuzluğuna indirilebilecek kadar yüzeysel mi ?

Ne anladık bu filmden, uzatmayalım da onu yazalım.

1. Samuel Jackson yaşlanmış.

2. Julianne Moore hatırladığımdan daha çirkin.

3. The Sopranos'un Carmela'si Edie Falco The Sopranos'da otomatiğe alarak değil, elindeki tek sermayeyi kullanarak oynuyormuş.

4. Samuel Jackson yaşlanmış.

"Ee, filmin anlatmaya çalıştığı şeye dair hiçbir şey anlayamayacak kadar öküz müsün?" diye soran olursa, çok kötü terslerim söyleyeyim.

Şu an tek aklıma gelen, Joe Roth'u omuzlarından sıkıca kavrayıp Al Pacino'nun The Heat'te bağırdığı gibi bağırmak;

"Don't Waste my Motherfuckin' Time!"

11 Aralık 2006 Pazartesi

Takva ve Haşmet Babaoğlu - Nişantaşı Kafelerinden Cerrahpaşa Dergahlarına Yaşanan Sert bir Düşüşün Acı Etkileri

Haşmet Babaoğlu pek takip ettiğim bir köşe yazarı sayılmaz, yazıları bende bir tıkanma etkisi yapıyor. Kendimi önüne ve arkasına hiç boşluk bırakmadan iki araba parkedilmiş bir araç gibi çaresiz, sıkışmış ve gözlerimin önünde akan hayat trafiğinden soyutlanmış hissediyorum; insan böyle bir hissi yaşamaktan pek hoşlanmıyor.

Ama nedendir bilinmez bir huy oluştu, arada sırada Selahattin Duman'ı okumak ve Asaf Savaş Akat'ın neler yazdığına bakmak için Vatan gazetesini elime aldığımda, kendisinin köşesine de bakıyorum. Okumuyorum, şöyle bir göz gezdiriyorum ne yazmış acaba diye.

Bugün Takva hakkında bir yazı yazmış kendisi, özet olarak filmi pek beğenmediğini ve eleştiri hakkını ağırlıklı olarak olumsuzdan yana kullandığını görebiliyoruz. Bu yazısı yüzünden hiç sevmediğim bir pozisyona girerek, yazdıklarını parçalar halinde ele alıp kendimce cevap vermek istiyorum. Yazının orjinali burada; buyrun buradan okuyun ki Vatan Gazetesinin internet gelirlerinde azalmaya yol açmayayım.

[İtalikler adamın yazısı, diğerleri ise benim yorumlarım bu arada.]

"Dediler ki Takva, “sinemamızda bir devrim, bir milat”tır.

Dediler ki Takva, “manevi dünya ile kapitalizmin çatışmasının filmi”dir.

Dediler ki Takva, “çok tehlikeli ve provokasyona açık bir konuya özenli yaklaşımın en güzel örneğidir.”

Dediler ki senaryo, oyunculuk, dekor, ışık, hepsi harika...

Merak edilmez mi böyle bir film?

Hele Güven Kıraç ve Erkan Can gibi oyuncular varsa, koşa koşa gidilmez mi?

Gittim.

Oyunculuk etkileyiciydi gerçekten, dekor-mizansen-ışık güzeldi. Gerçekçilik için gösterilen özen gerçekten etkileyiciydi.

Ama ışıklar yanıp sinema salonundan çıkarken içim bomboştu...

Harcanan emeğe duyduğum saygıya rağmen film zihnimi kurcalamamış; kalbimi okşamamıştı.

Maddesi dolgundu ama sanki “ruh”u yoktu!

Neden peki?
"

Hmm, neden acaba ? Yazarımız gerçeklik için gösterilen özene de, ışık kullanımına da üstün beğenisinden bulaştırmasına rağmen, filmin içinde kim bilir hangi şeytan deliğine gizlenmiş ruhu neden bulamamış acaba ?

Devam ediyoruz.

"Takva filmindeki koyu dindar tiplemeleri bugüne kadar Türk sinemasında gözlemlediklerimize hiç benzemiyor. Propaganda amaçlı “horlama” veya “yüceltme” mantığıyla yaklaşılmamış filmin karakterlerine. Bu doğru.

Takva filmindeki dergâh görüntüleri, zikir sahneleri, ibadet ritüelleri daha önce filmlerimizde rastladığımızın tam tersine, derme çatmalıktan, yalan yanlışlıktan uzak. Doğru.

Ancak bütün bunlar Takva’nın bir “sinema devrimi” oluşuna mı yoksa bugüne kadar benzer konuları ele alan filmlerdeki “ayıp”lara mı işaret eder, onu sormalıyız kendimize...

Doğrusu, ikinci şıktır.
"

Yanlış, doğrusu ilk şıktır. Tabii böyle göreceli konularda iki paragrafın sonunda da patır patır doğru yazmak, kendi sözünü kanun bellemek sayılabilir mi bilinemez, ama yine de yazarımızın kendini fazlasıyla önemsemek gibi bir ruh hali içine girmeyecek kadar dingin olduğunu bildiğimizden, gerekçelerimizi sunabiliriz.

Başımıza ne geliyorsa, bu anlamsız zihniyet yüzünden geliyor aslına bakarsanız. Kötü olan ile iyi olanı birer kefeye koyup karşılaştırmak, kötü'nün kefesine bastırmak ya da iyinin kefesini yukarı çekmek demek değildir. Yazarımızın adalet kavramı konusunda ( özellikle adaletin hangi elden tesis edilmesi gerekliliği - ya da adaleti sağlamak için sadece para verip alanların okuduğu gazete köşelerinin mi, yoksa yoldan geçen herkesin olaya şahit olup rahatsız olacağı Kafeleri mi seçmenin kamusal alana, topluma daha saygılı bir davranış olacağı gibi. ) sıkıntıları olduğunu daha önceden biliyoruz, o yüzden kısa tutacağım. Pozitif ayrımcılık üzerine EkonomiTurk blogunda farklı bir düzlemde olmak üzere bir tartışma yaşamıştık, ilgilenen oraya bakabilir, ögretici geçtiği kesin.

Kötü olanı özgürce eleştirebilmek, iyi olana karşı daha yaban bir tutum takınmamızı gerektirmediği gibi, kötü'nün ortalıkta çok miktarda bulunması gerçek iyi'nin değerini de azaltmaz. Aksine, arttırdığı bile savunulabilir. Eğer Haşmet bey'in dediği gibi daha önce sinema bünyesinde bir çok ayıp barındırıyorsa, Takva'nın bunlardan uzak durmaya gösterdiği özen Türk Sineması için olan değerini yükseltmektedir. Siz ne kadar derin bir kuyudaysanız , sizi oradan çıkartmak için salınan ip de o kadar uzun olacaktır, unutmamak gerek.

Devam.

"Filmin amacı Muharrem’in günahla iç ve dış çatışmasını anlatırken bir yandan da o dünyanın atmosferini beyazperdeye taşımak...

Bir gün nedendir bilinmez, Muharrem üç kuruş para hesabını yapamıyor ve yine nedendir bilinmez, deliriveriyor.

Film delirme olayını bizim “zavallı Muharrem’in günahla tanışıp yenilmesi” olarak algılamamızı bekliyor.
"

Sinema tek bir hedefe atılan ok değildir, filmleri zengin bir brunch sofrasında elinize aldığınız örgü peyniri gibi böyle tel tel ayırıp da, film bize şunu anlatıyor, amacı şudur, şuradan da şunu anlamamızı bekliyor demek bu kadar kolay olmamalı. İlk paragrafta kolaylıkla ahkam kesebilen yazarımız, Muharrem'in delirmesinin nedenini bulamadığını itiraf ediyor. Bravo, dürüst olmak , anlamadığımız yerlerde anlamadım diyebilmek de bir erdemdir.

Yüzeysellikten sıyrılıp biraz derinlemesine bakıldığında, olayı çözebilmek için ( ki illa amacımız buysa, bana kalırsa bir sinema filmini çözmek gereksiz ve bir sonuca varamayacak bir eylemdir, aksini iddia edenler Mulholland Drive'a ya da Godard'ın herhangi bir filmine dalabilirler.) filmde kullanılan bilinçaltı sembollerine dikkat edilmesi gerektiğini farkediyoruz. Para çantası, kalem, Levent silueti, Kapalıçarşı, birarada değerlendirildiğinde bizi başladığımızdan çok çok farklı bir noktada bırakıyor. Filmin kendi gerçekliği içerisinde bakıldığında Muharrem'in delirdiğini söylemek bile bazı boşlukları kendimiz doldurduğumuz gerçeğine işaret ediyor, Tanrı Korkusu Muharrem'i bizim algılayamadığımız bir noktaya götürmüş olabileceği gibi, hayatı boyunca farketmeden peşinde koştuğu hedefini gerçekleştirmesini sağlamış da olabilir. Belki mesele sadece aslanın karşısında dikilmek değil, aslan ile bir bütün olabilmektir. Kim bilir?

Kim bilir bilemem ama, Haşmet Babaoğlu'nun bilmediği kesin. Tıpki benim gibi.

Devam.

"Film aynı zamanda Şeyh Efendi (Meray Ülgen) ve Rauf Efendi’nin (Güven Kıraç) yoksul olduğu için kirasını ödeyemeyen veya içki içen kiracılar konusundaki gevşek ve kayıtsız yaklaşımlarından da herhalde “maneviyatla kapitalizmin günahkâr uzlaşması” sonucunu çıkarmamızı bekliyor.

Olmuyor tabii. Olamıyor!

Üstelik filmin sonu paraşüt hızıyla gelince seyirci neye uğradığını şaşırıyor.

Tatsız bir “boşluk” duygusu gelip yapışıyor seyircinin yakasına...
"

Hmm, yine yukarıdaki hastalığa rastlıyoruz, acelecilik ve yetersiz sayılabilecek bilgimizden sonuca varabilme hevesi birleştiğinde, ortaya böyle fikirlerin çıkması normal sayılabilir.

Oluyor efendim oluyor, nasıl olduğuna dikkat etmek olmuyor diye çığırmaktan daha önemli. Paraşüt belki aşağıdan bakanlar için hızlı düşmekte olabilir ama, rahata ve güvene alışmış bedenlerimizi paraşütün içine, ve son derece yüksekte uçan bir uçağın dışına taşıyacak olursak , zamanın aslında o kadar da çabuk geçmemekte olduğunu farkederiz. Muharrem için, hiçbir şey paraşüt hızıyla gelişmiyor. Yukarıda topladığı verilerden sonuca varmak konusunda bir sincap kadar hevesli görünen yazarımız, sonun fazlasıyla hızlı geldiğinden şikayet etmiş. Herşey birer Guns'n Roses konseri değildir, karşılık alabilmek için emek sarfetmek gerekir. Tabii siz tüm emeğinizi parçaları birleştirmek yerine eksik verilerle yorum yapmaya harcarsanız, böyle gevrek gevrek konuşmaktan öteye gidemezsiniz.

Filmin kurgusu, benim izlediğim kadarıyla son derece başarılı. Muharrem'in rutin dışına kaymış hayatı, içiçe geçmiş iki çember gibi, bir taraftan hızlanırken içerideki sabit kalmaya; hatta geriye doğru dönmeye devam başlıyor. Hayatınızı varmak için harcadığınız bir noktaya yaklaştığınızı hissederken, hiç olmadığınız kadar zayıf olduğunuzu farketmeniz şaşırtıcı olmasa gerek. Kurgu sanatı bazen hızlanmayı, bazen de seyirciyi sıkacak kadar yavaşlamayı göze alarak riske atılmayı gerektirir, neticede burada Romantik Komedi izlemiyoruz.

Evet, sona yaklaşıyoruz, esas bombayı sonda patlatmış yazarımız:

"Neden olmuyor?

Hepsi bir yana, Muharrem derinlikli bir karakter değil. Çektiği sıkıntılar (dindar olsa da olmasa da) kendi halinde “obsesif kompülsif” bir kişinin çekeceği sıkıntılar.

Filmdeki dekor, kostüm derme çatma değil ama Muharrem’in erotik rüyaları ve bu rüyalar karşısındaki tavrı fena halde derme çatma! Rüyadaki kızın şeyhin kızı olmasındaki gizem ise (tabii varsa eğer) çözülmüyor.

Hele Muharrem’in iki bin dolarlık yanlış hesap yüzünden birdenbire bütün perdeyi yıkıp her şeyi viran eylemesini ciddiye almak imkânsız.
"

İlk olarak, Erkan Can bu role üç yıl hazırlandığını, Muharrem'i kafasında ikiye bölmüş olarak gittiği her yere yanında götürdüğünü söylüyor. Yukarıdaki satırlarda Babaoğlu'nun da övdüğü bu sanatçının rolünü sığ bulmak , en hafif anlamda anlayışsızlık sayılır. Erkan Can, bu filmdeki performansıyla bir kayayı canlandırsaydı, o yine filmin en derinlik sahibi karakteri olurdu; bu iki.

11 yaşından kırk yaşına kadar aynı Çuvalcı dükkanında çalışmış, sosyal hayata dergahı dışında son derece kapalı bir karakter bu halinden daha derin verilemez, ki tekrarlıyorum; bu haliyle de son yıllarda Türk sinemasında izlediğimiz karakterlerin hemen hemen hepsinden daha derin işlendiği su götürmez bir gerçek. Bu film bir fransız filmi olsaydı ve Erkan Can bunalımlı haller içerisinde düzenli olarak masturbasyon yapsaydı, kendisini derin bulacak mıydı Sayın Babaoğlu'na sormak gerek; bu da üç.

2000 dolar konusunda hiçbir şey demek istemiyorum, Haşmet bey o kısmı anlamamış. Bir defa daha izlemesinin faydası dokunabilir.

Ve son nokta;

"Akıl ve bilgi açısından bakarsak, iddia edildiğinin aksine, konusuna “içerden” bakan bir film değil, nezaketine ve özenine rağmen çok “dışardan” bir film Takva."

Oryantalist bir film değil Takva, zikir sahnelerinde de cemaat üyelerinin yer aldığı diyaloglarda da kamerayı tekkeyi ziyaret eden bir turistten çok, içimizde yaşayan ve toplum dinamiklerimiz konusunda bilgi sahibi bir kardeşimizin tuttuğunu hissedebiliyorum. İçeride-Dışarıda konusu tamamen kutuplaşmış düşüncelerin bir sonucudur, içeride ya da dışarıda olmak için birbirine tamamen kapalı iki dünyanın kesin sınırlarını kabullenmek gerekmektedir. Bir dergahta yer alan cep telefonu , ve Vakit gazetesi okunan bir dükkanda yer alan Atatürk portresi Haşmet bey'i bu sınırların geçirgenliği üzerine düşünmeye teşvik edememiş anladığım kadarıyla.

İçi dışı boşverin, biz arada bir yerde durup her yana özgürce baksak; olmuyor mu ? Dünya görüşünüz bunu kabullenemeyecek kadar sakatlandı mı Soğuk Savaş'ta ?

12 Ağustos 2006 Cumartesi

Ghostbusters in Hell!

Seksenler denildiginde akla gelen onemli metalardan biri de, elimizde elektrik supurgeleri, onunde hayalet resmi olan tisortlerle hayalet kovalayip durmamizi saglayan Hayalet Avcıları'dır.

İlki 84'te cekilen film, inanilmaz bir ilgiyle karsilasinca 89'da devam filmi cekilmis, yapimcilarin bu filmin ardindan beyazperdedeki tezgahi toplamasi sonucu Hayalet Avcılari sadece cizgifilm serileri olarak karsimiza cikmisti. Hatta bu kavramdan hareket eden iki ayri Hayalet Avcilari serisi oldugunu hatirliyorum; birinde orjinal filmdeki theme uzerinden hareket edilirken digeri daha fantastik bir yapimdi. Bas kotu derim, siz de eminim hatirlarsiniz. Raksotek denilen tuhaf ve insan kerkme uzerine kurulmus [batmis olmasina sasmamali] Home Video sirketi bunlarin kasetlerini fahis fiyatlara satiyordu seksenlerin sonlarinda, su an bir tanesi karsimda duruyor hatta.

Yapimci ve senarist Harold Ramis, nihayet ucuncu filmin senaryosunu bitirdigini; ve filmin yakinda pre-production asamasina gececegini duyurmus. Cast konusunda da ilginc fikirler var, orjinal kadrodan Rick Moranis ve Dan Aykroyd'un bulunacagi simdi elimize gecen son derece guvenilmez bilgiler arasinda [IMDB'de ne yazik ki projeyle ilgili bilgi bulamadim] . Yanlarina Ben Stiller dusunulmekte, ben sahsen Stiller'i grotesk tavriyla boyle bir filmde dusunemiyorum.

Konuysa, Hayalet Avcilarinin New York'tan baska bir boyuta gecisleriyle ilgili olacakmis.

Ninja Kaplumbagalar 3 mü ? Evet, onun da boyle bir konusu olmustu.

Evet, o hezimetle sonuclanmisti. Elindeki malzemeyi iyi degerlendiremeyen bir senaristin yapabilecegi en iyi sey, boyut degistirmekti. Spider Man 3 cekildi, gosterime girecek, Peter Parker boyut degistirdi mi ? Ya James Bond?

Ninja kaplumbagalar demisken, soyle de bir tiyo vereyim hemen;