$2.99

Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2007 Cumartesi

Tecavüz..

Yazmayalım, yazmayalım diyoruz da olmuyor; zaman zaman öyle şeylere şahitlik yapıyoruz ki toplum olarak; sosyal seleksiyonun bizi hayatın tüm zorluklarına karşı nasıl şerbetlediğini az çok anlayabildiğimi hissediyorum.

Hıncal Uluç, bir yazı yazdı Mart'ın başlarında; gördüğüm gibi oha demiştim zaten; hakkında ileri geri konuşmak bugüne kısmetmiş.

Fütursuzca, Sabah gazetesinin Tüm hakları Saklıdır zırvasını zerre kadar takmayarak, köşe yazısının linkini veriyor ve yazıyı buraya alıyorum ;

"Ah Coşkun ah!..

BARDA filmini nihayet izledim.. Nejat İşler'in gerçekten birinci sınıf oyunu dışında kayda değer bir yanı olmayan kan revan filmi..
Gece yarısı bir barı basan bir maganda gurubu, kapıları kilitleyip orada eğlenen kızlı erkekli guruba işkence yapıyor ve tecavüz ediyorlar.. Sözüm ona, sosyal yaralara parmak basma, mesajlar verme gayretleri hiç inandırıcı olmayıp havada kalınca, geriye bir şiddet ve erotizm filmi kalıyor.. Şiddet kısmı.. Ehhh.. Bol domates salçası kullanarak her tarafı kırmızıya bulamak, belirli bir tiksinti yaratıyor izleyende..
Ama erotizmin "E"si yok.. Deyim yerinde ise, tesettürlü tecavüz..
Ya yönetmen tutucu, ya becerememiş.. Ya da oynayan hiçbirini tanımadığım kadın oyuncular şart koşmuş "Bizden bu kadar" diye..
Yönetmen de boyun eğmiş.. Yahu sevgili akrabam Tecavüzcü Coşkun'un bu ülkenin hem de süper starlarına saldırdığı sahneler, çok daha cesur, çok daha inandırıcıydı.
Barda, son yıllarda moda şiddet ve gerilim sinemasına kötü bir özenti.."

Şimdi, nereden başlayacağımı şaşırıyorum ama ben böyle olunca. Tamam, Barda hakkında söylenmesi gereken çok şey var belki ama, Hıncal Uluç'un yaptığı gibi en gereksizlerden bahsederek kısacık bir yazı üfürmek yılların getirdiği tecrübenin sağladığı bir özellik olmalı.

Şiddet, sinemada irrite edici bir özellik olarak uzunca süredir kullanılmakta, Amerikan Sinemasının propaganda filmlerini saymazsak Kubrick, Coppola, Scorsese gibi önemli yönetmenler toplum ve insan üzerindeki şiddet eğilimi hakkında çok şey söylüyor, bu kapsama Fransız sinemasının belirli bir dönemini de dahil edebiliriz, Gaspar Noe'nun diriltmeye; Haneke'nin ise ırzına geçmeye çalıştığı dönemini. Sinemayı bir kenara bırakın, Dostoyevski bile sıkça bahseder şiddetten; Sartre, Kafka, şiddet insanlığın merkezinde olduğu için edebiyatın da merkezindedir. Nasıl aktarılması gerektiği muhakkak tartışılabilir, hatta aktarılma zorunluluğu olup olmadığı bile yukarıda saydığım isimlere saygısızlık yapma riski göze alınarak tartışılabilir.

Ama; "Ressam domates salçası kullandığı eserinde şiddeti anlatmış" demek; kaba tabirle lütfen gelip beni lafla tokatlayınız demektir. Allah allah, salça demek, neyle anlatsaydı ? Bir yönetmenin tarzı, tutumu, konusunu ele alış ve kendi borusunu öttürüş tarzı; böyle mi eleştirilir? Yönetmen ne demek ?

Neyse, bunu da geçtik; yazının biraz daha altında kocaman bir garabet örneği yatıyor zaten; onun üzerinden atlamamız insan zihninin kısa bacaklarıyla mümkün görünmüyor. Tecavüz sahnesi erotik değilmiş, bak sen; "Irreversible"daki sahne erotik miydi acaba Hıncal bey'e göre ? Tecavüzün kendisinde nasıl bir şehvet güdüsü oluşturduğunu her gün çiçekten böcekten; ottan boktan bahsettiği okuyucularına açıklayabilir mi acaba ?

Hem bakın, hemşehrisi Coşkun daha iyi, daha estetik, daha cesur, daha inandırıcı tecavüz ediyormuş. Bu yazıyı okuduktan sonra tek bir şeyden emin oldum ben; Hıncal bey o sahnede kendisi olsa daha gerçekçi oynarmış.

Yazık bize, Türk sinemasının erotik tecavüz sahneleri çekemiyor olmasının bir eksiklik olarak görüleceği; daha da kötüsü, Tecavüzcü Coşkun'un el altından göreve çağırılacağı günleri de görecekmişiz demek.

Tekrar oha diyorum; ya saklamayı öğrenin şu çirkin ruhlarınızı; ya da tükürmeyin gazete sayfalarının üzerine kardeşim.

7 Ocak 2007 Pazar

Dictatorshit !

Gün geçmiyor ki yeni bir dangalaklığa şaşırmak için gözlerimizi kocaman açmayalım. Aslında bu bir haftadan fazla süredir beklettiğim bir konu , sinirim yatışsın da güzel güzel yazayım diye sürekli pas geçiyordum.

Efendim, Hıncal Uluç bey geçenlerde bir yazı yazmış köşesinde; buyrun,

"ENTEL dünyamızda diktatörler ikiye ayrılır. Tüm solcu diktatörler, muhteşem adamlardır.. Lenin.. Mao.. Ho Şi Min!..
Aklınıza kim gelirse..
Tüm sağcı diktatörler de, alçak, aşağılık, rezil.. Yakın zamanda sağdan iki diktatör öldü.. Pinochet ve Türkmenbaşı.. Bu ikisinin eleştirilecek yanı çoktu. Yazdılar, hâlâ yazıyorlar..
Ama yaptıkları çok önemli işler de vardı..
Pinochet, ekonomist olmadığı halde, çökmüş bir ekonomiyi ayağa kaldırmış, Türkmenbaşı, halkına en çok sosyal haklar sağlayan, onun yaşam düzeyini gıpta edilecek düzeye getiren lider olmuştu.
Bunları bir yerlerde okudunuz mu, bugüne dek?.. Yazan oldu mu, "Sezar'ın da hakları var" diye.."

Evet , derin bir nefes alıp kabul edelim arkadaşlar, Hıncal bey bugüne kadar gözümünüzün önünde durmasına rağmen ideolojik gözlüklerimiz sonucunda farkedemediğimiz bir gerçeği apaçık önümüze koymuş. Efendim, Pinochet kötüye gitmekte olan Şili ekonomisini toparlamış, fakat kendisi sağcı olduğu için biz bunu kabullenememişiz.

Hadi ordan canım, hadi ordan.

Yav bir kere, yüz bine yakın insanı öldürmüş, stadyumlarda infaz ettirmiş, cesetleri helikopterlerle okyanusa attırmış bir insanın sağladığı ( aslında gerçek olmayan ) bir ekonomik gelişmeye saygı duymak, Hitler için "O kadar Yahudi'yi öldürdü ama onların altın dişlerini sökerek atıl kaynağı ekonomiye kazandırdı, hem savaş ekonomisi ABD'nin şu anki gelişmişlik halini sağlaması açısından önemlidir." demekle aşağı yukarı aynı şey değil mi ? Nerede kaldı senin insancıllığın, o televizyon programında yaptığın saçma sapan hayattan keyif alma geyiklerin ? Ekonomik gelişme uğruna hepimizi satabileceğini bildiğimiz bir insan, bize sevgi adına ne verebilir ?

Bok okurum bundan sonra yazdığın saçma yazıları, bu bir.

İkincisi, bilgi sahibi olmadan bu konularda fikir sahibi olmak her zaman tehlikelidir, allah muhafaza bir gün biri mutlaka ters köşeye yatırır da , ağı cırtlayan pantalonunuzdan görünen kıçınızı nasıl saklayacağınızı düşünürsünüz.

Wikipedia'dan alıntılıyorum, yaradan rabbinin adıyla oku Hıncal Uluç;

"Between 1950 and 1970, the Chilean economy expanded at meager rates. GDP grew at an average rate of 3.8 percent per annum, whereas real GDP per capita increased at an average yearly rate of 1.6 percent. Over this period, Chile's economic performance was the poorest among Latin America's large and medium-size countries.

As in most historical cases, Chile's import-substitution strategy was accompanied by an acute overvaluation of the domestic currency that precluded the development of a vigorous nontraditional (that is, noncopper) export sector. Although some agrarian reform was attempted, the government increasingly resorted to controlling agricultural prices in order to subsidize the urban working and middle classes. The agricultural sector was particularly harmed by the overvaluation of Chile's currency. The lagging of agriculture became, in fact, one of the most noticeable symptoms of Chile's economic problems of the 1950s and 1960s. Over this period, manufacturing and mining, mainly of copper, significantly increased their shares in total output.

By the early 1960s, most of the easy and obvious substitutions of imported goods had already been made; the process of import substitution was rapidly becoming less dynamic. For example, between 1950 and 1960 total real industrial production grew at an annual rate of only 3.5 percent, less than half the rate of the previous decade.

During the 1950s, inflation, which had been a chronic problem in Chile since at least the 1880s, became particularly serious; the rate of increase of consumer prices averaged 36 percent per annum during the decade, reaching a peak of 84 percent in 1955. The main source of the inflationary pressure on the Chilean economy was a remarkably lax fiscal policy. Chile's economic history has been marked by failed attempts to curb inflation. During the 1950s and 1960s, three major stabilization programs, one in each administration, were launched. The common aspect of these efforts was the emphasis placed on tackling the various consequences of inflationary pressures, such as prices, wages, and exchange-rate increases, rather than the root cause of money growth, the monetization of the fiscal deficit. In spite of the efforts of presidents Carlos Ibáñez del Campo (1927-31, 1952-58) and Jorge Alessandri Rodríguez (1958-64), inflation averaged 31 percent per annum during these two decades. In 1970, the last year of the government of President Eduardo Frei Montalva (1964-70), the inflation rate stood at 35 percent.

During the 1960s, and especially during the Frei administration, some efforts to reform the economy were launched. These included an agrarian reform, a limited liberalization of the external sector, and a policy of minidevaluations aimed at preventing the erosion of the real exchange rate. Under the 1962 Agrarian Reform Law, the Agrarian Reform Corporation (Corporación de Reforma Agraria--Cora) was created to handle the distribution, but land reform proved to be slow and expensive. In spite of these and other reforms, toward the end of the 1960s it appeared that the performance of the economy had not improved in relation to the previous twenty years. Moreover, the economy was still heavily regulated"

Burada da 70'te göreve gelen Allende yönetiminin planladığı ekonomik reformlar anlatılıyor, bunlar anlayacak kadar İngilizcen olduğunu varsayıyorum, yoksa bir akşam Ertegün'ün kafesinde otururken çıtlat bana, çevireyim senin için;

"In September 1970, Salvador Allende, the UP candidate, was elected president of Chile. Over the next three years, a unique political and economic experience followed. The UP was a coalition of left and center-left parties dominated by the Socialist Party of Chile (Partido Socialista--PS) and the Communist Party of Chile (Partido Comunista de Chile--PCCh), both of which sought to implement deep institutional, political, and economic reforms. The UP's program called for a democratic "Chilean road to socialism".

When Allende took office in November 1970, his UP government faced a stagnant economy weakened by inflation, which hit a rate of 35 percent in 1970. Between 1967 and 1970, real GDP per capita had grown only 1.2 percent per annum, a rate significantly below the Latin American average. The balance of payments had shown substantial surpluses during all but one of the years from 1964 to 1970, and, at the time the UP took power, the Central Bank of Chile had a stock of international reserves of approximately US$400 million.

The UP had a number of short-run economic objectives: initiating structural economic transformations, including a program of nationalization; increasing real wages; reducing inflation; spurring economic growth; increasing consumption, especially by poorer people; and reducing the economy's dependence on the rest of the world. The UP's nationalization program was to be achieved by a combination of new legislation, requisitions, and stock purchases from small shareholders. The other goals--output and increased consumption, with rising salaries and declining inflation--were to be accomplished by a boost in aggregate demand, mainly generated by higher government expenditures, accompanied by strict price controls and measures to redistribute income.

The UP's macroeconomic program was based on several key assumptions, the most important being that the manufacturing sector had ample underutilized capacity. This provided the theoretical basis for the belief that large fiscal deficits would not necessarily be inflationary. The lack of full utilization was, in turn, attributed to two fundamental factors: the monopolistic nature of the manufacturing industry and the structure of income distribution. Based on this diagnosis, it was thought that if income were redistributed toward the poorer groups through wage increases and if prices were properly controlled, there would be a significant expansion of demand and output.

Regarding inflation, the UP program placed blame on structural rigidities (namely, slow or no response of quantity supplied to price increases), bottlenecks, and the role of monopolistic pricing, and it played down the role of fiscal pressures and money creation. Little attention was paid to the financial sector, given the orientation of the new regime's economic technocrats toward the import-substitution, structuralist philosophy of the Economic Commission for Latin America. In fact, Allende's minister of foreign relations and vice president, Clodomiro Almeyda, relates in his memoirs how in the first postelection meeting of the economic team, these technocrats argued expressly and convincingly that monetary and financial management did not deserve too much attention. Alfonso Inostroza, the Central Bank president, stated in early 1971 that the main objective of the monetary policy was to "transform it into a key instrument . . . to achieve the complete mobilization of productive resources, and their allocation to those areas that the government gives priority to . . . ." This was consistent with the view of inflation of those espousing structuralism.

The UP perspective on the way the economy functioned ignored many of the key principles of traditional economic theory. This was reflected in the greatly diminished attention given to monetary policies, but also in the complete disregard of the exchange rate as a key variable in determining macroeconomic equilibrium. In particular, the UP program and policies paid no attention to the role of the real exchange rate as a determinant of the country's international competitive position. Moreover, the UP failed to recognize that its policies would not be sustainable in the medium term and that capacity constraints were going to become an insurmountable obstacle to rapid growth."

Bu da senin çok sevdiğin, milyonlarca insanın mezarının üzerinde dansedebilmek için can attığı Pinochet döneminde yapılanlar;

"After the military took over the government in September 1973, a period of dramatic economic changes began. Chile was transformed gradually from an economy isolated from the rest of the world, with strong government intervention, into a liberalized, worldintegrated economy, where market forces were left free to guide most of the economy's decisions. This period was characterized by several important economic achievements: inflation was reduced greatly, the government deficit was virtually eliminated, the economy went through a dramatic liberalization of its foreign sector, and a strong market system was established.

From an economic point of view, the era of General Augusto Pinochet Ugarte (1973-90) can be divided into two periods. The first, from 1973 to 1982, corresponds to the period when most of the reforms were implemented. The period ended with the international debt crisis and the collapse of the Chilean economy. At that point, unemployment was extremely high, above 20 percent, and a large proportion of the banking sector had become bankrupt. During this period, a pragmatic economic policy that emphasized export expansion and growth was implemented. The second period, from 1982 to 1990, is characterized by economic recovery and a further movement towards a free market economy, although at a slower pace than that of the early 1980s."

Neymiş, kapitalist dünyada Soğuk savaş döneminde geç kalmış ekonomik gelişmesini sağlama mücadelesi veren bir ülkenin uyguladığı ekonomik programları ve toprak reformunu daha ileriye götürebilmek için halk tarafından seçilerek yönetime gelen Allende hükümetinin ABD tarafından devrilmesinin sebebi, Pinochet aracılığıyla ekonomiyi ardına kadar dışarıya açarak , korumacılıkla geliştirilmeye çalışan tüm sektörlerin çökertilmesinin kolaylaştırılmasıymış.

Ee, hani bir fıkra vardır; ağam biz bu boku niye yedik diye, biz bunları zaten biliyorduk bu tartışmaya niye girdik ?

Çünkü Hıncal bey, marjinal olmayı, saçma da olsa genel görüşün aksi yönündeki fikirleri savunmayı matah bir şey sanmakta.

Ben daha fazla uzatmıyorum, buradan bile çıkartılacak fazlasıyla sonuç var.

Bu arada, kıçın görünüyor abi.

6 Ocak 2007 Cumartesi

Parçala Beni [Hehe]

Haşmet Babaoğlu'nun şuradan erişebileceğiniz hiçbir elle tutulacak yanı olmayan döşeme yazısına, favori köşe yazarım Engin Ardıç'tan çok ağır bir cevap gelmiş, linkin kaybolma ihtimaline karşı buraya alıyorum;

"Aşk çocuğu ve de yazarı Haşmet’i bilirsiniz, son zamanlarda fırtınalı ilişkileri ve kavgalarıyla gündeme gelmiş bir arkadaşımız... Hani şu “şarkıcının damadı” namıyla maruf kişi... Futboldan anlar sanırdık, meğerse Ortadoğu uzmanlığı da varmış.

Geçen gün bana bulaştı.

Yanlış duvara işedi.

Adını elbette vermediği başka birilerine beni de katmış, “seçilmiş cehaletimiz, baştan savmacılığımız ve yüzeyselliğimizle dudak uçuklattığımızı” söylüyor. (Seçilmiş cehalet ne demekse?)... En az altı yedi aydır Irak üzerine iki satır analiz okumamışız, bir dakika bile o konuda yoğunlaşmamışız. (“İçinde Tayyip Erdoğan, Süleyman Demirel, laiklik, irtica gibi unsurlar olmayan bir konuda ne yapacaklarını bilmeyenler ama salla başını al maaşını modelini sürdürenler” arasında ben de varmışım!)

Benden öğrendiği lafları bana satıyor, bu arada “mefhum-u muhalif” kullanma yöntemiyle kendisinin okuduğunu ve yoğunlaştığını belirtiyor yani.

O zaman sen beni aydınlat Haşmet... “Saddam’ın defteri çok önceden tarihten düşülmüştü, ölse ne olacak kalsa ne olacaktı” cümlem üzerine “diktatörün böyle bir idam yüzünden kahraman olarak yeniden dirilmesi ihtimalinin bölgedeki yangına nasıl olumsuz katkısı olabileceğini hiç umursamadığımı” yazmışsın, nasıl olabilir, anlat da öğrenelim.

Haşmet, ben burada lise kompozisyonu yazmak için bulunmuyorum. “Saddam’ın ölümü Irak halkını birleştirir” diyene de gülmem bile. Ama istersen ben de bir zevzeklik deneyeyim:

Şii-Sünni çatışmasını körükler... Daha çok kan dökülür... Irak iyice içinden çıkılmaz duruma gelir... (Vay be, ne yorum yaptım! Kimsenin aklına gelmemişti...)

Başka ne olur Haşmet, yaz da bilelim. Konunun diğer boyutlarını irdele. Bize Ortadoğu sorunlarını ve muhtemel gelişmeleri öğret. O laf kaleminden çıktı bir kere, kaçamazsın, uzun uzun anlatacaksın. Analiz yapacaksın.

Haşmet, sen de domuz gibi biliyorsun ki, Saddam maddam işin bahanesi... Geçen günkü “Nişantaşı serserileri” lafıma gıcık kaptın, uygun bir kulp takıp “geçirmek” için fırsat kolladın!

Yakıştı mı sana?... Yakıştı, yakıştı.

Fakat benim cahil (pardon, seçilmiş cahil), baştansavmacı (ayrı mı yazılıyor birleşik mi Haşmet?) ve yüzeysel bir adam olduğumu açık etmekle hiç iyi yapmadın: Şurada hem senin deyiminle “küçük bir gazetenin” yöneticilerine hem de okuyucularına kendimizi yutturuyor, yolumuzu buluyor, geçinip gidiyorduk yahu!

Cahilim, aklım ermiyor, sen bana Irak’ı öğret.

Uzun uzun yaz, bol bol okuyalım. Vaktim var: Zamanımı ağarmış kıllarımla karı kız peşinde koşmakla, orada burada maraza çıkarmakla ya da televizyonda kart geyiği yapmakla geçirmiyorum.

Benim hem Galatasaray hem de Boğaziçi Siyasal Bilimler diplomam var ama cahil kalmışım, sen de hangi okulları bitirdiğini, hangi yabancı dilleri bildiğini, Mezopotamya uzmanlığını ve de futbol kültürünü de hangi berber dükkânından edindiğini bir açıklayıver kamuoyuna... (Aşk uzmanlığını hangi yataklarda edindiğini sormuyorum, orasını biliyoruz.)

Sen bir zamanlar “Hülya Avşar’ın hayatının romanını” da yazdırmıştın birilerine, edebiyat kültürünün derinliğini ve genişliğini de biliyoruz da Irak bilirkişiliğini atlamışız.

Haşmet, beni tam yirmi yıldır tanırsın... Bilirsin ki ben, dişine göre bulup gözüne kestirdiğin ve dövmeye gidip dövemeden geldiğin gençlere de benzemem, “yayınlanmamak kaydıyla küfür ettiğin” genel müdürlere de...

Yani: Senden çok korkarım, bütün söylediklerimi geri alıyorum! Neme lazım, beni de dövmeye mövmeye gelirsin! Sen bilirsin, istersen beni de hırpala yıldızlı semalardaki haşin Haşmet, kır kemiklerimi ve de kulunçlarımı... Oh... Oh... Ortaya doğru... Hah, orası... Sakın durma, devam et!"


Böyle yazılar okumak genellikle hoş olmuyor, ama bunda farklı bir durum var. Köşe yazarı okumak ile sevdiğin köşe yazarını okumak arasında ufak bir fark oluyor bende; köşe yazarını bilgi ( ve genellikle perspektif ) edinmek için okurken, sevdiğim köşe yazarını keyif almak için okuyorum. Üslup, hikayeyi ele alış açısı içerikten daha etkili oluyor. Engin Ardıç'ın bu yazısı da, medyanın işlevi açısından pek doğru olmasa da, bana keyif verdiğini itiraf etmeliyim.

Belki de Haşmet'i en az onun kadar sevmediğim içindir. Duygularıyla yaşayan insanlarız biz, profesyonel olacağımızı da sanmam, yeri geldiği zaman belden aşağıya vuruyoruz işte. Bizim için yazı yazan insanların da, bizim yansımalarımızdan farklı varlıklar olacağını düşünmek biraz saflık olacaktır.

17 Aralık 2006 Pazar

İki Adımda Kendini Ayı Kapanına Teslim Etme Sanatı

Sevmiyorum bu tarz konularda yazmayı artık bunun farkında olmalısınız, ama bir taraftan da şeytan dürtüyor işte. Rahat duramıyorum, birşeyler batıyormuş gibi geliyor.

Ahmet Hakan bey kardeşimiz bugün bir yazı yazmış, daha doğrusu her zaman olduğu gibi anlatmak için sahip olduğu tek hikaye olan "Cemaatten indim Cemiyete" masalının kim bilir kaçıncı bölümüne devam etmiş. Önemli kısım, alttaki başlıkla ayrılmış bölümde. Bakın orjinali burada; ben sadece o kısmı alıntılıyorum;

"Fazıl Say’ın evinde

EĞER, "Bu adamda da iyiden iyiye Hıncal Uluç’laşma temayülü başladı" demeyeceğinizi bilsem, olaya "Fazıl’ın evinde olağanüstü bir gece... Kimler yoktu ki..." türünden bir giriş yapardım.

Ve fakat... Gelin görün ki "Davranışlarını başkalarının tepkilerine göre ayarlayan bir adam" olmaktan vazgeçemiyorum.

Ayrıca... Pusu kurup üzerime çullanmak için fırsat bekleyenim bir hayli fazladır.

Bu nedenle ne yazık ki "Fazıl Say’ın evinde" başlığının vaat ettiklerini yazamayacağım.

Bunun yerine evdeki buluşmanın asıl nedeni üzerinde duracağım:

Efendim, Fazıl Say, Názım Hikmet şiirlerinden yola çıkarak yaptığı besteleri "Názım" albümünde toplamıştı.

İşte bu albüm çerçevesinde Aspendos Tiyatrosu’nda verilen konserin DVD kaydı hazırlanmış.

Harika bir konser. Mükemmel bir çekim ve kurgu. Adamın tüylerini diken diken eden besteler. Ve çok profesyonel bir yorum.

Tam da Názım şiirlerinden yapılan bestelere doyduğumu düşünüyordum ki, bu konser karşısında "Demek ki olay daha bitmemiş" deyiverdim.

Fazıl Say’ı ve emeği geçenleri kutluyorum.
"

Senin ben ferasetine kurban olayım abicim, bakın şimdi nereden tutarsanız tutun yazı elde kalıyor.

Bir kere bize dayatılan noktadan başlayalım; neymiş, Ahmet Hakan Hıncal Uluç değilmiş. Kendisi benim anlattığı masalı dinlediğim kadarıyla Hıncal Uluç olabilmek için sağ elinin serçe parmağını verebilecek bir insan ama, yazıya olmadığını söyleyerek başlıyor. Bizim Hıncal Uluç'a benzediğini düşünmememiz için yazısına geçirdiği akşam'ı anlatarak başlamadığını söylüyor.

Peki yazının içeriği ne ? Fazıl Say yeni bir dvd çıkartmış da, onun tanıtımı yapılıyor kısaca. İlan bölümünde değil, Hürriyet Gazetesi'nin fikirlerini açıklaması için ona ayırdığı alan olan kendi köşesinde. Bu tavır siz kimi hatırlatıyor peki ? Durun, cevabı daha vermeyin.

İçeriği anladık, peki yazının başlığı ne ? "Fazıl Say'ın Evinde". Güzel kardeşim, sen dvd tanıtmak için yazmıyor musun bu yazıyı, yazıda da bir kertik bile başka bir şeyden bahsetmemişsin zaten. Hani yazsan HU gibi "Ortam şöyle güzeldi, muhabbet böyle ballıydı, arkadaşlar Ahmet abi Ahmet abi sensiz olmaz abi diye çağırdılar da gittim." şeklinde birşeyler , bu başlığı hoş görebiliriz. Tamam deriz, adam Hıncal Mıncal ama konusuyla alakalı başlık atmış.

E, peki sen niye bu başlığı attın ?

Ben söyleyeyim, çünkü sen sadece davranışlarını başkalarının tepkilerine göre ayarlamakla kalmıyor, bizim tepkilerimizi de davranışlarınla yönlendirmeye çalışıyorsun. Bir düşün bakalım, neden bu yazıda başlıkta ve ilk paragrafta senin Fazıl Say'ın evinde olduğun bilgisi yer alıyor ? Neden biz senin böyle bir davete katıldığını öğreniyoruz ? O cemiyetin içinde yer alabiliyor olmak, seni geceleri mutluluk gözyaşları içerisinde yatağında ağlatacak kadar mutlu ediyor diye olabilir mi? Senin aslında Hıncal Uluç ile aynı çöplüğe dadanacak kadar önceki kuru, yalıtılmış hayatından koptuğunu farketmemiz için olabilir mi ?

Geç bunları, geç. Tamam biliyoruz bir konu üzerine fikir yürütüp yazı yazmak gibi somut bir yeteneğin ne yazık ki yok, polemik adını verdiğin boyalı bir totemin var; onu taşıyarak bir yere gelmeye çalışıyorsun. Anlayışla da karşılıyoruz ama, bizi böylesine salak yerine koyma lütfen.

Hadi şimdi, hazır ayaktayken bana bir çay koy.

Ps: Unutmadan, gördün mü yine koyduk pusuyu ?

11 Aralık 2006 Pazartesi

Takva ve Haşmet Babaoğlu - Nişantaşı Kafelerinden Cerrahpaşa Dergahlarına Yaşanan Sert bir Düşüşün Acı Etkileri

Haşmet Babaoğlu pek takip ettiğim bir köşe yazarı sayılmaz, yazıları bende bir tıkanma etkisi yapıyor. Kendimi önüne ve arkasına hiç boşluk bırakmadan iki araba parkedilmiş bir araç gibi çaresiz, sıkışmış ve gözlerimin önünde akan hayat trafiğinden soyutlanmış hissediyorum; insan böyle bir hissi yaşamaktan pek hoşlanmıyor.

Ama nedendir bilinmez bir huy oluştu, arada sırada Selahattin Duman'ı okumak ve Asaf Savaş Akat'ın neler yazdığına bakmak için Vatan gazetesini elime aldığımda, kendisinin köşesine de bakıyorum. Okumuyorum, şöyle bir göz gezdiriyorum ne yazmış acaba diye.

Bugün Takva hakkında bir yazı yazmış kendisi, özet olarak filmi pek beğenmediğini ve eleştiri hakkını ağırlıklı olarak olumsuzdan yana kullandığını görebiliyoruz. Bu yazısı yüzünden hiç sevmediğim bir pozisyona girerek, yazdıklarını parçalar halinde ele alıp kendimce cevap vermek istiyorum. Yazının orjinali burada; buyrun buradan okuyun ki Vatan Gazetesinin internet gelirlerinde azalmaya yol açmayayım.

[İtalikler adamın yazısı, diğerleri ise benim yorumlarım bu arada.]

"Dediler ki Takva, “sinemamızda bir devrim, bir milat”tır.

Dediler ki Takva, “manevi dünya ile kapitalizmin çatışmasının filmi”dir.

Dediler ki Takva, “çok tehlikeli ve provokasyona açık bir konuya özenli yaklaşımın en güzel örneğidir.”

Dediler ki senaryo, oyunculuk, dekor, ışık, hepsi harika...

Merak edilmez mi böyle bir film?

Hele Güven Kıraç ve Erkan Can gibi oyuncular varsa, koşa koşa gidilmez mi?

Gittim.

Oyunculuk etkileyiciydi gerçekten, dekor-mizansen-ışık güzeldi. Gerçekçilik için gösterilen özen gerçekten etkileyiciydi.

Ama ışıklar yanıp sinema salonundan çıkarken içim bomboştu...

Harcanan emeğe duyduğum saygıya rağmen film zihnimi kurcalamamış; kalbimi okşamamıştı.

Maddesi dolgundu ama sanki “ruh”u yoktu!

Neden peki?
"

Hmm, neden acaba ? Yazarımız gerçeklik için gösterilen özene de, ışık kullanımına da üstün beğenisinden bulaştırmasına rağmen, filmin içinde kim bilir hangi şeytan deliğine gizlenmiş ruhu neden bulamamış acaba ?

Devam ediyoruz.

"Takva filmindeki koyu dindar tiplemeleri bugüne kadar Türk sinemasında gözlemlediklerimize hiç benzemiyor. Propaganda amaçlı “horlama” veya “yüceltme” mantığıyla yaklaşılmamış filmin karakterlerine. Bu doğru.

Takva filmindeki dergâh görüntüleri, zikir sahneleri, ibadet ritüelleri daha önce filmlerimizde rastladığımızın tam tersine, derme çatmalıktan, yalan yanlışlıktan uzak. Doğru.

Ancak bütün bunlar Takva’nın bir “sinema devrimi” oluşuna mı yoksa bugüne kadar benzer konuları ele alan filmlerdeki “ayıp”lara mı işaret eder, onu sormalıyız kendimize...

Doğrusu, ikinci şıktır.
"

Yanlış, doğrusu ilk şıktır. Tabii böyle göreceli konularda iki paragrafın sonunda da patır patır doğru yazmak, kendi sözünü kanun bellemek sayılabilir mi bilinemez, ama yine de yazarımızın kendini fazlasıyla önemsemek gibi bir ruh hali içine girmeyecek kadar dingin olduğunu bildiğimizden, gerekçelerimizi sunabiliriz.

Başımıza ne geliyorsa, bu anlamsız zihniyet yüzünden geliyor aslına bakarsanız. Kötü olan ile iyi olanı birer kefeye koyup karşılaştırmak, kötü'nün kefesine bastırmak ya da iyinin kefesini yukarı çekmek demek değildir. Yazarımızın adalet kavramı konusunda ( özellikle adaletin hangi elden tesis edilmesi gerekliliği - ya da adaleti sağlamak için sadece para verip alanların okuduğu gazete köşelerinin mi, yoksa yoldan geçen herkesin olaya şahit olup rahatsız olacağı Kafeleri mi seçmenin kamusal alana, topluma daha saygılı bir davranış olacağı gibi. ) sıkıntıları olduğunu daha önceden biliyoruz, o yüzden kısa tutacağım. Pozitif ayrımcılık üzerine EkonomiTurk blogunda farklı bir düzlemde olmak üzere bir tartışma yaşamıştık, ilgilenen oraya bakabilir, ögretici geçtiği kesin.

Kötü olanı özgürce eleştirebilmek, iyi olana karşı daha yaban bir tutum takınmamızı gerektirmediği gibi, kötü'nün ortalıkta çok miktarda bulunması gerçek iyi'nin değerini de azaltmaz. Aksine, arttırdığı bile savunulabilir. Eğer Haşmet bey'in dediği gibi daha önce sinema bünyesinde bir çok ayıp barındırıyorsa, Takva'nın bunlardan uzak durmaya gösterdiği özen Türk Sineması için olan değerini yükseltmektedir. Siz ne kadar derin bir kuyudaysanız , sizi oradan çıkartmak için salınan ip de o kadar uzun olacaktır, unutmamak gerek.

Devam.

"Filmin amacı Muharrem’in günahla iç ve dış çatışmasını anlatırken bir yandan da o dünyanın atmosferini beyazperdeye taşımak...

Bir gün nedendir bilinmez, Muharrem üç kuruş para hesabını yapamıyor ve yine nedendir bilinmez, deliriveriyor.

Film delirme olayını bizim “zavallı Muharrem’in günahla tanışıp yenilmesi” olarak algılamamızı bekliyor.
"

Sinema tek bir hedefe atılan ok değildir, filmleri zengin bir brunch sofrasında elinize aldığınız örgü peyniri gibi böyle tel tel ayırıp da, film bize şunu anlatıyor, amacı şudur, şuradan da şunu anlamamızı bekliyor demek bu kadar kolay olmamalı. İlk paragrafta kolaylıkla ahkam kesebilen yazarımız, Muharrem'in delirmesinin nedenini bulamadığını itiraf ediyor. Bravo, dürüst olmak , anlamadığımız yerlerde anlamadım diyebilmek de bir erdemdir.

Yüzeysellikten sıyrılıp biraz derinlemesine bakıldığında, olayı çözebilmek için ( ki illa amacımız buysa, bana kalırsa bir sinema filmini çözmek gereksiz ve bir sonuca varamayacak bir eylemdir, aksini iddia edenler Mulholland Drive'a ya da Godard'ın herhangi bir filmine dalabilirler.) filmde kullanılan bilinçaltı sembollerine dikkat edilmesi gerektiğini farkediyoruz. Para çantası, kalem, Levent silueti, Kapalıçarşı, birarada değerlendirildiğinde bizi başladığımızdan çok çok farklı bir noktada bırakıyor. Filmin kendi gerçekliği içerisinde bakıldığında Muharrem'in delirdiğini söylemek bile bazı boşlukları kendimiz doldurduğumuz gerçeğine işaret ediyor, Tanrı Korkusu Muharrem'i bizim algılayamadığımız bir noktaya götürmüş olabileceği gibi, hayatı boyunca farketmeden peşinde koştuğu hedefini gerçekleştirmesini sağlamış da olabilir. Belki mesele sadece aslanın karşısında dikilmek değil, aslan ile bir bütün olabilmektir. Kim bilir?

Kim bilir bilemem ama, Haşmet Babaoğlu'nun bilmediği kesin. Tıpki benim gibi.

Devam.

"Film aynı zamanda Şeyh Efendi (Meray Ülgen) ve Rauf Efendi’nin (Güven Kıraç) yoksul olduğu için kirasını ödeyemeyen veya içki içen kiracılar konusundaki gevşek ve kayıtsız yaklaşımlarından da herhalde “maneviyatla kapitalizmin günahkâr uzlaşması” sonucunu çıkarmamızı bekliyor.

Olmuyor tabii. Olamıyor!

Üstelik filmin sonu paraşüt hızıyla gelince seyirci neye uğradığını şaşırıyor.

Tatsız bir “boşluk” duygusu gelip yapışıyor seyircinin yakasına...
"

Hmm, yine yukarıdaki hastalığa rastlıyoruz, acelecilik ve yetersiz sayılabilecek bilgimizden sonuca varabilme hevesi birleştiğinde, ortaya böyle fikirlerin çıkması normal sayılabilir.

Oluyor efendim oluyor, nasıl olduğuna dikkat etmek olmuyor diye çığırmaktan daha önemli. Paraşüt belki aşağıdan bakanlar için hızlı düşmekte olabilir ama, rahata ve güvene alışmış bedenlerimizi paraşütün içine, ve son derece yüksekte uçan bir uçağın dışına taşıyacak olursak , zamanın aslında o kadar da çabuk geçmemekte olduğunu farkederiz. Muharrem için, hiçbir şey paraşüt hızıyla gelişmiyor. Yukarıda topladığı verilerden sonuca varmak konusunda bir sincap kadar hevesli görünen yazarımız, sonun fazlasıyla hızlı geldiğinden şikayet etmiş. Herşey birer Guns'n Roses konseri değildir, karşılık alabilmek için emek sarfetmek gerekir. Tabii siz tüm emeğinizi parçaları birleştirmek yerine eksik verilerle yorum yapmaya harcarsanız, böyle gevrek gevrek konuşmaktan öteye gidemezsiniz.

Filmin kurgusu, benim izlediğim kadarıyla son derece başarılı. Muharrem'in rutin dışına kaymış hayatı, içiçe geçmiş iki çember gibi, bir taraftan hızlanırken içerideki sabit kalmaya; hatta geriye doğru dönmeye devam başlıyor. Hayatınızı varmak için harcadığınız bir noktaya yaklaştığınızı hissederken, hiç olmadığınız kadar zayıf olduğunuzu farketmeniz şaşırtıcı olmasa gerek. Kurgu sanatı bazen hızlanmayı, bazen de seyirciyi sıkacak kadar yavaşlamayı göze alarak riske atılmayı gerektirir, neticede burada Romantik Komedi izlemiyoruz.

Evet, sona yaklaşıyoruz, esas bombayı sonda patlatmış yazarımız:

"Neden olmuyor?

Hepsi bir yana, Muharrem derinlikli bir karakter değil. Çektiği sıkıntılar (dindar olsa da olmasa da) kendi halinde “obsesif kompülsif” bir kişinin çekeceği sıkıntılar.

Filmdeki dekor, kostüm derme çatma değil ama Muharrem’in erotik rüyaları ve bu rüyalar karşısındaki tavrı fena halde derme çatma! Rüyadaki kızın şeyhin kızı olmasındaki gizem ise (tabii varsa eğer) çözülmüyor.

Hele Muharrem’in iki bin dolarlık yanlış hesap yüzünden birdenbire bütün perdeyi yıkıp her şeyi viran eylemesini ciddiye almak imkânsız.
"

İlk olarak, Erkan Can bu role üç yıl hazırlandığını, Muharrem'i kafasında ikiye bölmüş olarak gittiği her yere yanında götürdüğünü söylüyor. Yukarıdaki satırlarda Babaoğlu'nun da övdüğü bu sanatçının rolünü sığ bulmak , en hafif anlamda anlayışsızlık sayılır. Erkan Can, bu filmdeki performansıyla bir kayayı canlandırsaydı, o yine filmin en derinlik sahibi karakteri olurdu; bu iki.

11 yaşından kırk yaşına kadar aynı Çuvalcı dükkanında çalışmış, sosyal hayata dergahı dışında son derece kapalı bir karakter bu halinden daha derin verilemez, ki tekrarlıyorum; bu haliyle de son yıllarda Türk sinemasında izlediğimiz karakterlerin hemen hemen hepsinden daha derin işlendiği su götürmez bir gerçek. Bu film bir fransız filmi olsaydı ve Erkan Can bunalımlı haller içerisinde düzenli olarak masturbasyon yapsaydı, kendisini derin bulacak mıydı Sayın Babaoğlu'na sormak gerek; bu da üç.

2000 dolar konusunda hiçbir şey demek istemiyorum, Haşmet bey o kısmı anlamamış. Bir defa daha izlemesinin faydası dokunabilir.

Ve son nokta;

"Akıl ve bilgi açısından bakarsak, iddia edildiğinin aksine, konusuna “içerden” bakan bir film değil, nezaketine ve özenine rağmen çok “dışardan” bir film Takva."

Oryantalist bir film değil Takva, zikir sahnelerinde de cemaat üyelerinin yer aldığı diyaloglarda da kamerayı tekkeyi ziyaret eden bir turistten çok, içimizde yaşayan ve toplum dinamiklerimiz konusunda bilgi sahibi bir kardeşimizin tuttuğunu hissedebiliyorum. İçeride-Dışarıda konusu tamamen kutuplaşmış düşüncelerin bir sonucudur, içeride ya da dışarıda olmak için birbirine tamamen kapalı iki dünyanın kesin sınırlarını kabullenmek gerekmektedir. Bir dergahta yer alan cep telefonu , ve Vakit gazetesi okunan bir dükkanda yer alan Atatürk portresi Haşmet bey'i bu sınırların geçirgenliği üzerine düşünmeye teşvik edememiş anladığım kadarıyla.

İçi dışı boşverin, biz arada bir yerde durup her yana özgürce baksak; olmuyor mu ? Dünya görüşünüz bunu kabullenemeyecek kadar sakatlandı mı Soğuk Savaş'ta ?

20 Kasım 2006 Pazartesi

Kovalasın Seni Tavşanlar !

Kusura bakmayın, biraz hızlı giriyorum ama aşağıda sıfatını görmekte olduğunuz arkadaş bana başka seçenek tanımadı;



Tanıştığınıza eminim, Savaş Ay Türkiye'nin şahsına münhasır kişiliklerinden biri. Yıllar yılı hiç de davet edilmediği halde evlerimizin salonlarına giren; kendi girdiği yetmezmiş gibi Levent Oran, Recep Bülbülses, Zekeriya Beyaz gibi kelimenin tüy kadar hafif manasıyla tuhaf adamları da kollarından çekiştirerek karşımıza diken, kavga ettirip ayılmalarını bayılmalarını sağlayan cevval bir medya neferi kendisi, nefer ama yeni bir nefes olmaktan çok uzak. Daha çok sabaha karşı içilmiş bol sarmısaklı işkembe çorbası benzeri bir tad bırakıyor benim damağımda - tabii yukarıdaki karelerle tavan değerine ulaşan tiksintiyi saymazsak.

Bu zat, yıllar yılı insanların kafalarını "fişşek gibi kürrek gibi" gazlarıyla boş söylemlerle doldurmuş, ipe sapa gelmez konuları sabahlara kadar kavga dövüş tartıştırmış, bundan hızını alamadığı zamanlarda kameramanıyla sokaklara fırlayıp "halkın nabzını tutmak" adı altında önüne her fırlayan egzantrik insana mikrofon uzatmıştı. Günümüzde ekmeğini Nebil Özgentürk'ün - ve kısmen Can Dündar'ın - yemiş olduğunu kabul ettiğimiz insan hikayeleri anlatma martavallarıyla kah bir çiçekçinin, bir sokak çocuğunun, bir seyyar satıcının küçücük kırık dökük dünyalarına destursuz dalarak ilgi çekici laflar alabilmek maksadıyla kıçıyla ve şapkasıyla dağları devirmekten kaçınmamıştı. Kaza yerine ulaştığında yerde yatan yaralıyı dakikalarca kameraya çektirip cüzdanından kimliğine bakmasını da, "Büyü" filminin galasındaki yangına sonradan gelip yüzüne sürdüğü is ile hararetli bir şekilde ropörtajlar yapmasını da kendi gözlerimle görmedim; görüp de bize aktaran sağlam kaynakların yalancısıyım.

Şirazesi az çok belli olan bir arkadaşımız yani, ekmeğini bu yollardan yiyor oluşuna birşey demedik bugüne kadar; yer yer abuk sabuk filmler çekip bize yediğimiz ekmeği de haram etmesine rağmen.

Ama herşeyin bir sınırı, bir istihap haddi var. Yukarıda görmüş olduğunuz bant, rating adı verilen fiktif canavar için kurban edilen bir ruhun son anlarının silik hatırasını taşıyor. Savaş Ay abimiz, Hokkabaz filminin tartışılacağı programda ( adını bilmiyorum, bir kez olsun üşenmeyip de boktan püsürden tartışmalarını izlemedim ) herhalde filmin senaryosunun kendisine ait olduğu savını kuvvetlendirmek için olacak, sahneye bir şapkayla çıkıyor. Biz hayretli gözlerle bakmaktayken, şapkanın içinde olup bitenleri bilmiyoruz tabii.

Yaşasa belki avcılar tarafından vurulacak, köpekler tarafından parçalanacak ya da niyet tavşanı olup görece sefih bir hayat sürecek hayvancağız, artık bu bilgiye Savaş Ay sayesinde vakıf değiliz; bilemiyoruz.

Ama bildiğim birşey var.

Tavşanlar hızlı üremeleriyle nam salmış hayvanlar, ve dünyanın yaratılışından bu yana geçen zamanı gözönüne alırsak, bu dünyadan göçmüş ruhların toplandığı yerde insandan daha çok tavşan olması ihtimali yüksek. Dünya üzerinde nesiller boyu varolmuş bu hayvanlar, kimseye kin tutmadan, nefret dahi bilmeden tamamladıkları hayatlarından sonra yeşil, sulak bir tepede dinleniyor olmalılar.

İste Savaş Ay da, bana kalırsa bu dünyadaki vadesini doldurup da diğer tarafa göçtüğü zaman, kendisine mutlaka "Arkadaşım bir saniye bakar mısın?" denilecek, o tepeye davet edilecektir. O şapka ve o çakmak, o zaman nasıl birer görev sahibi olurlar, o konuda fikirlerimi söylememem daha doğru olur.

Eğer ilahi adalet varsa, bu gerçekleşecek demektir. Ha, bu dünyadaki adaletten bahsedecekseniz; Panter Emel denilen hayvan haklarını savunduğunu iddia eden bayanın da Savaş Ay tarafından üretilmiş bir yarı-mamul olduğunu ekleyebilirim.

Şimdilik, birbirlerini ağırlıyorlar gibi görünüyor yani.

Nereye kadar ??

12 Ekim 2006 Perşembe

Türker Alkan ( 12.10.2006 )

Siz simdilik yaziyi okuyun, daha sonra bu konu uzerine uzun uzun konusacagiz;

"Sokaklarda yaşayan evsiz barksız bir garibanı beş genç döverek öldürdü. Adam mübarek Ramazan'da oruç tutmadı diye. Katillerden dördü lise öğrencisiydi! 'Tanrım' diye şaşkın şaşkın düşünüyorum o günden beri, 'lisede nasıl bir eğitim veriyoruz da çocuklarımız böyle bir gerekçeyle insanları döverek öldürebiliyor?'
Neden Allah adına cinayet işlenir? Kızdığı bir kulunu cezalandırmayı Allah istese kendisi yapamaz mı? Oruç tutmamak mı daha günahtır, adam öldürmek mi?
Lisede eğitim verdiğimiz gençleri bu basit soruları soramayacak ve yanıtlayamayacak kadar bağnaz mı yetiştiriyoruz?
Bunların yanıtı belki de okullarda okuttuğumuz kitapların içeriğindedir, son zamanlarda gördük ki kitaplar hiç de masum değil.
Danıştay cinayetini işleyen Alparslan da aynı gerekçeyle kendisini savunuyor: 'Bu işi türban için, Allah için yaptım!' Adamın babası Milli Eğitim Bakanlığı'nda senelerce müfettişlik yapmış: 'Böyle bir oğlum olduğu için iftihar ederim' demeye yakın sözler söylüyor. Bu adam nasıl senelerce müfettişlik yapmış, nasıl atanmış, terfi etmiş, sorulması gereken sorulardır. Kısacası, bakanlık da masum değil!
Allah adına cinayet işlemeye başlarsanız bunun sonu yok! Trabzon'da rahip Santoro'yu öldürdüğü için 18 yıl hapse mahkûm olan O.A.'nın annesi de yaman çıktı: "18 yıl da yatar, 20 yıl da yatar!
Helal olsun benim evladıma. Allah için yatıyor!"
Aileler de masum değil!
Hiç anlamıyorum nasıl olur da Allah'ı bir cinayete suç ortağı yaparlar? Hem de yaşlı bir din adamının katlini Allah'ın buyruğu gibi gösterirler?
Allah adına öldürmenin gerisinde yatan şey, Allah adına konuşabilmektir veya Allah'ın niyetini insanın bildiği inancıdır. İnsan bir kez Allah adına konuşmaya başlarsa gerisi geliyor. Kendi kinlerini, zaaflarını, düşmanlıklarını Allah'a izafe ederek her türlü cinayeti işleyebiliyor.
Dört liseli bir olup zavallı birini döverek öldürünce şaşkınlıkla sorduğumuz sorunun tam olarak yanıtı mıdır bilmiyorum, ama benim kafamdaki yanıt şöyle:
Böyle ders kitaplarının, böyle müfettişlerin, böyle babaların, böyle anaların olduğu bir toplumda böyle çocukların yetişmesinden daha doğal ne olabililir ki?
Bağnazlığın aileden de kaynaklanan bir yanı varsa, kırılması zor bir kısırdöngüyle karşı karşıyayız demektir. Dikkatlerimizi namus-töre cinayetlerinde ailenin oynadığı role yönlendirdik haklı olarak, fakat bu 'siyasal dini' cinayetlerde ailenin rolünü göz ardı ettik sanıyorum. Belli ki aileden alınan eğitimin bu konuda önemli bir etkisi var.
Ailenin etkisini okullarda dengelemek ve değişirmek mümkündür. Fakat şu ana kadar kamuoyuna yansıyan ders kitaplarının içeriği ister istemez bir kuşku yaratıyor.
Yaşlı insanların yobazlığını, koşullanmışlığını kabullenmek daha kolay da, gençlerin yobaz olmasını içime sindiremiyorum. İstikbali onlar temsil ettiklerinden olmalı."

7 Ekim 2006 Cumartesi

Benim Ayrıcalıklarım Var ! - Ya da Türk Medyası Neden Sadece Tuvalet Kağıdı Üretmek Zorunda Kaldı ?

Cildirmak uzereyim arkadaslar, bilmem farkettiniz mi ama gunlerdir guzide medyamizda bir kadin dusmanligi tartismasi suruyor. Olayin aktorleri anladigim kadariyla Ayse Ozyilmazel, Hasan Pulur ( ki isminin su yazidaki birkac kisiyle ayni anda anilmasini son derece yanlis buluyorum ) , Hincal Uluc, Mansur Forutan ve Hasmet Babaoglu.

Hasan Pulur, surada linki olan yazida Ayse hanim ve abilerine agir bir ayar vermis, bu ayar uzerine saskina dondugu varsayilan Ayse hanim Hincal bey ve Hasmet Babaoglu'nun kendisini savunan yazilarinin ardindan Mansur Forutan'dan da agir bir ayar almis, bunun uzerine Hincal Uluc'un deyimiyle ( bundan sonra kendisinden yazida HU diye sozedilecektir - yakismadi da degil ) hungur sakir aglayarak HU'yu aramis, ve saskinligini, mazlumlugunu, ezilmisligini ifade etmis.

Biz bu gelismeyi de HU'dan ogreniyoruz bu arada, Ayse hanim'in ne yazik ki kendi kendini savunabilme refleksi yok. HU birazcik kafasini toparlamasina yardim ettikten sonra konuyla ilgili yazisini kaleme alabiliyor. Evet, dogru okudunuz; bu insan kose yazari. Kose yaziyor yani, Sabah Gazetesinin Gunaydin ekinde insanlara sacma sapan dusuncelerini fiskirtmak suretiyle. Yazdigi yaziyi Gunaydin'in arsiv bolumu cok dalli budakli oldugu icin koyamiyorum.

Hasan Pulur'un yazdiklari hakkinda fikrimi soylemeden once, olayda adi gecen sahislarin gozlerimi kapadigim zaman onume gelen portrelerini sizinle paylasmak istiyorum;

Hasan Pulur, uslup sahibi, kalender, gormus gecirmis ve eskilerin yasayan tarih dedigi cinsten bir kose yazari. Bugune kadar bu satirlarin yazari kendisinin bok atma mahiyetli bir yazi yazdigine sahit olmadi. Gunumuzun Burhan Felek'i demis Eksi Sozluk'ten bir arkadas, son derece dogru bir tanimlama. Cizgisi saglam, yazdiklarina son derece guvenilir, cogu konuda bilgisinin bizden kat kat ustun oldugunu kabul etmek zorunda oldugum bir yazar.


Ben bu adam hakkinda ne dusunecegimi defalarca sasirdim, ama yavas yavas zihnimde birseyler yerine oturmaya basladi. HU, bir konu hakkinda uzerinde mutabakata varilmis goruslerin dikine giderek kendini farkli bir yere koymaya calisan, hayata siyah ve beyaz olarak bakip asla grilere sahip olamamis, Sezen Aksu gibi belli bir sure sonra kendisine referans olsunlar; ya da karsi koyamasinlar diye bir yere getirdigi insanlarla ovunen, Turk halki olarak insanlari bir yere getirme hakkini kendisine abuk sabuk yazilarini cok okuyarak verdigimiz bir insan. İnsan dedim, kendisi zamaninda neden her konuda bilgili ve ilgili olmak zorunda oldugu yonundeki elestirilere "İnsanim, yetmez mi ?" kavlinden retorik ve sardalya konservesi tadinda bir cevap vermisti. Bir filmi ya cok begenir, ya hic begenmez. Boylece, x=HU'nun sinema bilgisinin sonsuz yanilmazligi degiskeninden hareketle , bu filmin rezalet oldugu sonucuna varir. Tartisma tarzi Ahmet Cakar'in biraz daha yillanmis haline benzer diyebiliriz, Spawn'da yasli cehennem tohumlarinin guclerini genclere gore daha dikkatli ve daha idareli kullandigindan bahsedilir ya; aynen oyle. Gittigi mekan, kendisine iyi servis yapildiysa harika, sahane, inanilmaz ya da olaganustudur ( bunu zaten bu cafcafli sifatlari kullanmasa bile yazisinin sonunda mutlaka verdigi telefon numarasindan da anlayabilirsiniz ) ; yok, HU'ya bekledigi ihtimam gosterilmediyse kesin ya elden gecirilmeye , ya da isletmecisini degistirmeye muhtactir. Mekanla ilgili yaptigim tespit, Ertekin denilen sapkamsi yasam formunun mekanini tabii ki kapsamamaktadir..

Hasmet Babaoglu var bir de , kendisinin resmini koyarak canimi sikmak istemiyorum; bu da son derece ilginc bir abimiz. Yasini basini almis olmasina ragmen kendisini Guns'n Roses konserlerinde gormemiz , yaninda surekli cook guzel bir ablanin olmasi, Besiktasliligi, 90 Dakika icerisinde konulara serinkanli yaklasmaya calismasi ask uzerine dondurup dondurup ayni laflari eden, en onemli vazifesi HU'nun soylediklerini tasdik etmek olan kotu bir yazar oldugu gercegini bir noktadan sonra unutturamiyor. Okumuyorum, butun Vatan gazetesi sayfalarini kelime kelime okumak zorunda kalsaydim bile eminim kendisinin kosesinde gorusumu bulandirmak icin olmus akrabalarimi dusunup aglamaya calisirdim.

Mansur Forutansa, belki de bu grup icerisinde kendime yakin buldugum, birlikte icmeyi ve muhabbet etmeyi isteyebilecegim ( bu noktada bir tek Hasan Pulur'u ayri tutmaktayim , kendisiyle inanilmaz bir raki sofrasi tecrubesi yasanabilir ) tek insan. Bir kere Whitesnake seviyor, sadece bu bile digerlerini saniyede yuz metre geride birakmasi icin iyi bir sebep. Bugune kadar Sabah-FHM-Aktuel-Aksam guzergahinda gozum degdikce kendisini hep takip ettim, Aksam Gazetesindeyse daha sik okumaktayim. Surukleyici, ilginc konular uzerine rahat yazabilen; fakat bunlari birazdan bahsedecegimiz bayan gibi basitlige ve ucuzluga dusmeden yapabilen yaratici bir yazar. Begenerek izliyorum, izlemeye de devam edecegim.

Haa, simdiyse olaylarin asil kahramanina geldik. Bir kere, agzindan o kalemi cikar guzel ablam; o coreklendigin kose senin babanin mali olmadigi gibi evinin salonu da degil. Koseni okumasi hedeflenen kitlenin niteligi kulagindan sarkan iPod kulakliklarindan az cok tahmin edilse de , bu gazetenin sayfalarini kurcalayan her insan senin bu fotografinin yaydigi simariklik ve samimiyetsizlik isinlarina maruz kalmakta; bunu unutmayalim. HU'nun kosesinde yazilari yayinlanmis 2004'te, Aktuel'den tekmeyi yedikten bir zaman sonra da Sabah'in sozkonusu ekinde yazmaya baslamis; ben adini ilk defa Hasan Pulur'un verdigi ayar vesilesiyle duydum. Duymaz olaydim diyorum bazen ama, ustadin bir bildigi var demek ki. Bizi de ucundan kosesinden bu ise bulastirdi iste.

Oturdum usenmedim, boktan pusurden bir iki yazisini okuyayim dedim, bunyem musaade etmedi. Sen Turkce yazamiyorsun; burasi Turkce konusulan bir ulke, sen zihinlerin kasintisina derman olacak bir konu uzerine yazamiyorsun; biz Divan edebiyatindan beri duzyazi icerigindeki konuya bicim kadar onem veren bir milletiz, sen artik tokat gibi yazsan ne olur, Nobel alsan ne olur. HU onermismis kendisini, Dinc Bilgin de begeniyle kabul etmismis, cart curt. HU'nun kapisinda yatip kalkip kose yazari olabilmis kendisi, Universite kampuslerinde zengin koca arayan genc kizlarimiza duyurulur. Bu millet agdacisiyla bile roportaj yapan Ayse Arman'a tahammul edebiliyor diye, sinirlari zorlamanin bir manasi oldugun sanmiyorum.

Simdi tartismanin icerigine gelelim.

Hasan Pulur'u tartismada sonuna kadar hakli buluyorum, kendisi yazdigi yazida ne seksist, ne fasist, ne de alzaymir magduru bir tavir ortaya koymustur. Yillarca emek verdigi mesleginin dustugu halden utanan, etrafini saran bok cemberinin gogsune carpmaya baslamasindan rahatsiz olan her kose yazarinin yillardir yapmasi gereken seyi yapma cesaretini gostermis olmasi; cok da sasirtici degil. Kose yazarligi meslek degil is'tir evet, ama bu biraz da "is" ten ne anladiginiza bagli. İs sahibi olmak gerekli niteliklere ( kagit parcasindan baska birsey olmayan bir İletisim Fakultesi Diplomasi haric ) sahip olmadan kapilarda yatarak, ben bu isi yapmak istiyorum diyerek, kiymeti kendinden menkul tekavutlerden icazet alarak olan birseyse, Engin Ardic, Hasan Pulur, Tufan Turenc, Nihat Genc, Oktay Akbal ve Emre Kongar nasil bu camia icerisinde saygi goren yazarlar olarak aniliyor hala ? Hos, Reha Muhtar hala su doldurulmus prezervatife benzeyen kosesiyle ( Serdar Turgut'a saygilar ) gazetelerde arz-i endam etmekte, Pakize Suda hala mis mus'lu kelimelerle okuyucu toplamakta, Tugce Baran koseyazisi yazdigin iddia etmesine ragmen tek elde ettigi basari en seksi 3.yazar secilmesi olarak kayitlara gecmekte ama;

Bu tarz beceriksiz yazarlarin kose yazisi yazabiliyor olmasi, hicbir zaman toplum tarafindan saygi gorecekleri anlamina gelmiyor. Belki de bu konudaki tek tesellimiz bu. Hasan Pulur hep hatirlanacak, su an odamdan iceri girse uzerimde ceketim olsaydi onumu iliklerdim, ayni sey Ali Sirmen icin de gecerli. Ama Ayse hanim, Reha bey, HU veya Hasmet abi ayni davranisi sergileyerek kapimi acsa, en fazla kicimi kasirim diye dusunuyorum. Eminim ki, cogunluk da boyle dusunmekte. Kic kasimaktan ileri gidenler toplumun radikal kesimleri, guncel deyimle asirilar; onlari bosveriniz.

Ayse hanim'a karsi kadin dusmani bir tavir takindigi soylenen Hasan Pulur'a karsi, hanimefendinin yegane savunmasi "Ne yani, genc kadinlar yukselmesin mi?" seklinde bir tezahurat baslangici oluyor. Keske bu cumleyi tribunlere uclu cektirmeye calisarak bitirseydi; ne yazik ki devami daha da kotu.

"Koskoca basını pis bir geyiğe alet ettiniz. Bütün bunlar ayıp, yazık, ziyan değil mi? Gençsek, kadınsak çalışmayalım; bir yerlere gelmeyelim yani, öyle mi?"

Simdi kim kimi nereye alet ediyor, sen ne dedigini farkinda misin guzel teyzecim; bir kere kadinlarin boyle bir problemi yok sozkonusu tartismaya iliskin, kimin kadinlari rakiplerinin kafalarina vurabilecegi bir alet olarak gordugu yukarida cumlede son derece acik ifade edilmis. Kaldi ki, saldirdigin bu insan Ece Temelkuran, Meral Tamer gibi Turk basininin en saygideger yazarlarindan bazilariyla ayni gazetede gururla calisiyor, hatirlatirim. Kimse bugune kadar Ece hanim'in bulundugu konuma nasil geldigini boylesi bir soru isaretiyle sorgulamadi, neden acaba?

Yoksa sizde asla olamayacak birsey onda oldugu icin mi ?

Tartismayi bir adim daha ileri goturerek noktalayalim;

Sizde olmayip Ece'de fazlasiyla olan bu eksiklik, yazarlik yetenegi, sagduyu, bilgi birikimi ve gazetecilik kulturu olmasin ?

Afferin, sen devam et o kalemin ucunu emmeye.

12 Ağustos 2006 Cumartesi

Engin abi , bir bakabilir misin ?




Engin Ardıç, arkasından belki de en çok küfür edilen köşe yazarımız. Neden böyle bir muameleye maruz kaldığını anlamak güç değil:

Son derece sivri, yer yer kazık kıvamında bir üslup,

Sivrilikte üslupla yarışabilecek, hatta boynuz misali kulağı rahatlıkla geçebilecek fikirler,

Ciddi, bizim gibi bir cehalet toplumunda rahatsızlık vermesi gayet doğal deruni bir entelektüel birikim. [Senin dedigin gibi entel demedim dikkat ettiysen Engin abi]

Ve belki de bunlarla birlikte düşünüldüğünde en çok göze batanı, son derece "liberal" bir kariyer. [Kendisinin beni okuyor olması maillerime cevap vermesinden bile düşük bir olasılık ama yine de yazalım, umarım bana bu tanımlama için küfür etmez]

Star'daki haber sonrası yorumlarını, Cem Uzan'la olan yakın münasebetlerini [ki bu münasebeti kendisinin Cem Uzan hakkında söyledikleri dikkatle okunarak incelenmelidir] insanlar artık bunlar hakkında nefes tüketmekten sıkıldıkları için bir kenara bırakacak olursak kendisinin avam ve entelijansiya ile en büyük problemi, şeytanın avukatlığını yapmaya bayılıyor olması sanırım.

İsrail'in Lübnan'a saldırısı konusunda yaptığı ve çok konuşulan yorumları, bu soruna biraz daha yakından bakabilmemiz icin rahatlıkla mercek görevi üstlenebiliyor. Engin Ardıç, söylediği herşey aşağı yukarı doğru olmasına rağmen , fazla indirgemeci düşünmek gibi bir probleme sahip. Renkli kültürel hayatının verdiği birikim, insanlara yukarıdan bakmasına yol açıyor gibi, böyle olunca da zaman zaman bizi ne yazık ki kör ve salak zannetmekte.

Engin abi, tamam ne güzel söylemişşin;

"bütün arap ülkeleri ve iran, israil devletinin varlığını ve yaşama hakkını tartışma konusu yapmaktan vazgeçmedikleri ve iyi niyetlerini de kanıtlamadıkları sürece bu savaş bitmez. islam köktendincileri cihattan vazgeçip uslanmadıkları sürece de bu savaş bitmez. yahudi köktendincileri arap çocuklarına insan gözüyle bakmadıkları sürece de bitmez. son haftalarda olup bitenler, kendi başına bir savaş değil, büyük bir savaşın içindeki muharebelerden, hem de küçük çarpışmalardan biridir yalnızca."

Peki sayılan bu kriterler, savaşın sürmesinin yegane nedenler mi acaba? Zaman zaman büyük resmi göremediğimiz için bize sürekli giydiren, kazık kadar lafları acımadan sokuveren Engin abi, İslam ülkelenin yukarıda saydığı tutumları takındıkları anda "İtham Ediyoruz!" diyen aydınların yapamadıkları şeyin gerçekleşip, milyonlarca insanın sokağa dökülerek savaşı sona erdirmeleri için ABD'ye ve İsrail'e baskı yapacağına mı inanıyor? Eşyanın doğasına aykırı şeylerin gerçekleşmesine [köktencilerin akıllıca hareket etmesi gibi] bağlanan çözüm önerileri mi geliyor sadece bu güzide münevverimizin elinden?

Yukarıdaki paragraf, kendi içinde dahi çelişkiler mi barındırıyor, yoksa ben mi uyduruyorum ?

Yapma Engin abi, senin potansiyelin bu değil. Oynama bizlerle.

Ben sana güveniyorum.