yasamayi bilseydim yazar miydim hic şiir?
yasamayabilseydim yazar miydim hic şiir?
- yaşama !
- ya bilseydim?
yazar: miydim
hic: şiir
İsmet Özel.
7 Ağustos 2007 Salı
29 Temmuz 2007 Pazar
denir ki;
gri bir anda ortadan kaybolup yağmurun ardına saklanan korkak bir rüzgarmışcasına yeşile dönebilirmiş eller sıkıca birbirine kenetlenince.
en gebe tepeler dümdüz olur, denizler kurur, balıklar kızgın taşlar üzerinde koşturmaya başlarmış.
işte böyler bir gündü, ellerini kenetledikleri andan biliyoruz zamanı;
deniz kızı kanatları ayışığından bir meleğe sarılırken,
-ayışığından, ve peri tozundan da-
mor bir bulut saçlarını okşarken gökyüzüne uzanmışlar,
deniz onların olmuş,
toprak,
ve hava da öyle.
sıcaktan çatlayan toprağın, yıkılan dağların üstünden geçmişler,
eskisinden çok farklı,
tek değil,
yalnız değil,
ümitsiz değilmiş geçişleri.
geliş ya da gidiş değil;
geçiş-miş belki de.
mutlu olmuşlar çok,
gülümsemişler,
gülmüşler,
ve ağlamışlar; gözleri kızarana kadar.
ağlamış melek içten içe, mutluluğundan.
ağlamış deniz kızı, gözlerinin içine bakan meleğin gözyaşlarını yakalamaya çalışırken.
mutlu olmuşlar çok,
son aldığımız duyumlarsa;
hala mutlu olduklarını bildiriyor.
hep mutlu olsun.
hep mutlu olsun.lar.
gri bir anda ortadan kaybolup yağmurun ardına saklanan korkak bir rüzgarmışcasına yeşile dönebilirmiş eller sıkıca birbirine kenetlenince.
en gebe tepeler dümdüz olur, denizler kurur, balıklar kızgın taşlar üzerinde koşturmaya başlarmış.
işte böyler bir gündü, ellerini kenetledikleri andan biliyoruz zamanı;
deniz kızı kanatları ayışığından bir meleğe sarılırken,
-ayışığından, ve peri tozundan da-
mor bir bulut saçlarını okşarken gökyüzüne uzanmışlar,
deniz onların olmuş,
toprak,
ve hava da öyle.
sıcaktan çatlayan toprağın, yıkılan dağların üstünden geçmişler,
eskisinden çok farklı,
tek değil,
yalnız değil,
ümitsiz değilmiş geçişleri.
geliş ya da gidiş değil;
geçiş-miş belki de.
mutlu olmuşlar çok,
gülümsemişler,
gülmüşler,
ve ağlamışlar; gözleri kızarana kadar.
ağlamış melek içten içe, mutluluğundan.
ağlamış deniz kızı, gözlerinin içine bakan meleğin gözyaşlarını yakalamaya çalışırken.
mutlu olmuşlar çok,
son aldığımız duyumlarsa;
hala mutlu olduklarını bildiriyor.
hep mutlu olsun.
hep mutlu olsun.lar.
19 Temmuz 2007 Perşembe
cellâdima gülümserken çektirdiğim son resmin arkasindaki satirlar
"ben ismet özel, şair, kırk yaşında.
her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lânet ediyor bana bakireler de.
sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.
haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi nepal'de kalmış
slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
acaba kim bilen doğrusunu? hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?
ola ki
şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
telâş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
devlet sırrıyla birlikte insanın
sinematografik bir hayatı olabilir
o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
ve sonunda estetik bir
idam belki!
evet, evet ruhu olmak
bütün bunları sağlayamaz insana.
doğruysa bu yargı
bu sonuç
bu çıkarsama
neden peki her şeyi bulandırıyor
ertelenen bir konferans
geç kalkan bir otobüs?
milli şefin treni niçin beyaz?
ruslar neden yürüyorlar berlin'e?
ne saçma! ne budalaca!
dört incil'den yuhanna'yı
tercih edişim niye?
ben oysa
herkes gibi
herkesin ortasında
burada, bu istasyonda, bu siyah
paltolu casusun eşliğinde
en okunaklı çehremle bekliyorum
oyundan çıkmıyorum
korkuyorum sıram geçer
biletim yanar diye
önümde bir yığın açalya
bir sürü çarkıfelek
gergin çenekli cesetleriyle
önümde binlerce çiçek
korkuyorum sıra sende
sen de başla ve bitir diyecek.
yo, hayır
yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
söyleyin
aynada iskeletini
görmeye kadar varan kaç
kaç kişi var şunun şurasında?
gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?
bakın ben, bir çok tuhaf
marifetimin yanısıra
ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
üstüme yoktur ödeme hususunda
sözün gelişi
üyesi olduğunuz dernek toplantısında
bir söyleve ne dersiniz?
bir söylev: büyük insanlık ideali hakkında!
yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
kazanana vertigolar, nostaljiler
karasevdalar çıkar.
yapılsın adil pazarlık
yapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
ne yapsam
döl saçan her rüzgârın
vebası bende kalacak
varsın bende biriksin
durgun suyun sayhası
yumuşatmayı bilen ateş
öğüt sahibi toprak
nasıl olsa geri verecek
benim kılıcımı."
her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lânet ediyor bana bakireler de.
sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.
haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi nepal'de kalmış
slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
acaba kim bilen doğrusunu? hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?
ola ki
şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
telâş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
devlet sırrıyla birlikte insanın
sinematografik bir hayatı olabilir
o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
ve sonunda estetik bir
idam belki!
evet, evet ruhu olmak
bütün bunları sağlayamaz insana.
doğruysa bu yargı
bu sonuç
bu çıkarsama
neden peki her şeyi bulandırıyor
ertelenen bir konferans
geç kalkan bir otobüs?
milli şefin treni niçin beyaz?
ruslar neden yürüyorlar berlin'e?
ne saçma! ne budalaca!
dört incil'den yuhanna'yı
tercih edişim niye?
ben oysa
herkes gibi
herkesin ortasında
burada, bu istasyonda, bu siyah
paltolu casusun eşliğinde
en okunaklı çehremle bekliyorum
oyundan çıkmıyorum
korkuyorum sıram geçer
biletim yanar diye
önümde bir yığın açalya
bir sürü çarkıfelek
gergin çenekli cesetleriyle
önümde binlerce çiçek
korkuyorum sıra sende
sen de başla ve bitir diyecek.
yo, hayır
yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
söyleyin
aynada iskeletini
görmeye kadar varan kaç
kaç kişi var şunun şurasında?
gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?
bakın ben, bir çok tuhaf
marifetimin yanısıra
ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
üstüme yoktur ödeme hususunda
sözün gelişi
üyesi olduğunuz dernek toplantısında
bir söyleve ne dersiniz?
bir söylev: büyük insanlık ideali hakkında!
yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
kazanana vertigolar, nostaljiler
karasevdalar çıkar.
yapılsın adil pazarlık
yapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
ne yapsam
döl saçan her rüzgârın
vebası bende kalacak
varsın bende biriksin
durgun suyun sayhası
yumuşatmayı bilen ateş
öğüt sahibi toprak
nasıl olsa geri verecek
benim kılıcımı."
12 Temmuz 2007 Perşembe
Insomnia.
renklerini algilayabilmek için hayatın;
sağır ve dilsiz olmak gerekirmiş sanki,
ve sen sadece dilsizmişsin.
işte böyle bir girdap uykunun kaçması.
duyuyorsun; ama bağıramıyorsun.
sağır ve dilsiz olmak gerekirmiş sanki,
ve sen sadece dilsizmişsin.
işte böyle bir girdap uykunun kaçması.
duyuyorsun; ama bağıramıyorsun.
11 Temmuz 2007 Çarşamba
4 Temmuz 2007 Çarşamba
Titretme şu s.ktiğimin masasını diye gürledi çocuğa, ve gözünün önüne öfkeden kızaran yüzünün nasıl bir hal aldığı geldi. Yüzünü kaplayan sık sakalları olmasa öfkeli bir kurabiye gibi görüneceğini düşünüp çaktırmadan gülümsedi.
Çocuk masayı salladıkça tepesinde hareketini arttıran kırmızı ampulu eliyle bir kere daha sabitledi, ve yapmaya çalıştığı işe devam etti.
Katladı bir kere daha, olmadığını hissetti. Açtı, kat yerlerini eliyle düzeltti, okkalı bir küfür savurup göklerdeki babalara, bir kere daha kıvırdı.
Tam ucundan tutup hafifçe çekecekti ki, masanın tekrar sallandığını hissetti, eli titredi, sakince elindekini masaya bırakıp ellerini kavuşturdu.
- "Bunu bitiremezsem asla yükselemeyeceğimizi biliyorsun değil mi?" diye sordu kan çanağına dönmüş gözlerini iyice büyüterek. " Yaşamakta olduğumuz boktan dünyadan kurtulmak için, ruhlarımızı ışığın altında yıkayabilmek için son çaremiz bu belki de."
- "Ama asla hepsini içine sığdıramayacağız işte!" derken omuz silkti çocuk. Bakışlarını babasından kaçırıp masada yatan şeye yöneltti. Endişeli, ve bir o kadar da ümitsiz, ıslanmaması için masanın üzerinde birikmeye başlayan suyu eliyle aşağıya döktü.
- "Sığdırabildiğimi sığdıracağım, ve bunlar benim kurtarabildiklerim olacak." dedi adam hırıltıyla. Nemden cızırdamaya başlayan ampul son ışıklarını verirken, bir kere daha katladı, bir kere daha, ve yumuşak bir hareketle çekti.
Olmuştu.
Heyecanla masanın üzerinde duran küçük plastik hayvanları yaptıkları kağıt gemiye doldurdular, ve odaya dolmakta olan suya bıraktılar. Çocuk annesinin resmini iliştirdi iğneyle, adam da söndürdüğü sigarasının izmaritini bıraktı içine.
İşte böyle kurtuldu büyük tufandan canlılar.
Yaşayan dünyaya onlardan sadece hayvanlar, kırık dökük anılar ve biraz duman kaldı.
Çocuk masayı salladıkça tepesinde hareketini arttıran kırmızı ampulu eliyle bir kere daha sabitledi, ve yapmaya çalıştığı işe devam etti.
Katladı bir kere daha, olmadığını hissetti. Açtı, kat yerlerini eliyle düzeltti, okkalı bir küfür savurup göklerdeki babalara, bir kere daha kıvırdı.
Tam ucundan tutup hafifçe çekecekti ki, masanın tekrar sallandığını hissetti, eli titredi, sakince elindekini masaya bırakıp ellerini kavuşturdu.
- "Bunu bitiremezsem asla yükselemeyeceğimizi biliyorsun değil mi?" diye sordu kan çanağına dönmüş gözlerini iyice büyüterek. " Yaşamakta olduğumuz boktan dünyadan kurtulmak için, ruhlarımızı ışığın altında yıkayabilmek için son çaremiz bu belki de."
- "Ama asla hepsini içine sığdıramayacağız işte!" derken omuz silkti çocuk. Bakışlarını babasından kaçırıp masada yatan şeye yöneltti. Endişeli, ve bir o kadar da ümitsiz, ıslanmaması için masanın üzerinde birikmeye başlayan suyu eliyle aşağıya döktü.
- "Sığdırabildiğimi sığdıracağım, ve bunlar benim kurtarabildiklerim olacak." dedi adam hırıltıyla. Nemden cızırdamaya başlayan ampul son ışıklarını verirken, bir kere daha katladı, bir kere daha, ve yumuşak bir hareketle çekti.
Olmuştu.
Heyecanla masanın üzerinde duran küçük plastik hayvanları yaptıkları kağıt gemiye doldurdular, ve odaya dolmakta olan suya bıraktılar. Çocuk annesinin resmini iliştirdi iğneyle, adam da söndürdüğü sigarasının izmaritini bıraktı içine.
İşte böyle kurtuldu büyük tufandan canlılar.
Yaşayan dünyaya onlardan sadece hayvanlar, kırık dökük anılar ve biraz duman kaldı.
Kendimi her kızgın hissettiğimde yaptığım gibi; şunu şuraya tüküreyim de dursun.
ginsberg'e...
oğlanlardan ve alkolden vaktim arttıkça seni düşü-
nüyorum türkiye, inan doğru bir kere yanılmasam
ve ruhumun yavşak zıpırlığı, hiç değilse ayık
dolaşmayacak kadar dürüstüm,
türkiye, tarkan öleli çok oldu, artık onu unut; bunadı kurt.
playboy'a annemin çıplak resimlerini
satarak beyaz saray'a sırnaşmayı düşlüyorum
spermi biraz fazla kaçırdığımda,
bes parasız paraladığım sokaklarında embesillerini
ve taşak kalpli aydınlarının sidik yarışlarını
görüp bol bol osuruyorum, başbakanı dinlerken
televizyon karşısında ekrana ekmek teknemi açmak
ya da esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk bana verdiğin
otuz bir çekmediğim günlerde düşler kuruyorum senin
hakkında, hür hülyalarımda sana zerre kadar
yer vermiyorum ama, maalesef ayakta kalıyorsun
sosyal demokrat idiotlarini, orospu tavukların
uğrak yeri sanat galerilerini, festival sarkaçlarını,
ölüsevici kültürünün uyanık tezgahtarlarını
ve tezgahın altında neler döndüğünü
farkedecek kadar sosyalistim
hapsine düşmedim henüz, o yüzden tam solcu
sayılmam köle pazarı piyasasında, kıçına cop
girdiği için şair olanlardan da değilim; eli
kulağındadır tımarhanelerinden birinde tescilli
manyak olmamın ve koynuna girmediğinden dorukta sıçanların,
o yüzden ibneliğim de test edilip onaylanmadı,
uyuşukluklarıyla iktidara peşkeş çekip
çaktırmadan, sonnet'leriyle, balad'larıyla
köçekleşen, raconları kıyak geçme üzerine kurulu
mason-ulema tayfanı da tanırım, sen de bilirsin ki
havlayan it ısırmaz türkiye, bak, bizbizeyiz,
çekinme, şu azınlıkları ne zaman kesip
kızartacağız, cok acıktım türkiye,
nazım'ını severim, buna kızabilirsin, ama bazı
-ne demekse- naif şairlerin, devlet sanatçısı
olmasına ve adının iktidar şakşakçısı
starlarla bir anılmasına dair çabalarına izin
verdiğinden, sana korkunç müteşekkirim, intiharımı
hızlandırıyorsun böylelikle, böylelikle artıyor kirim ve
seninle kirimiz, ne gam? iyi akşamlar. persil supra.
mustafa suphi, artık hamsi mi türkiye, dikkat et,
balıkları örgütlemesin,
allah'a inanmıyorum, osmanlı'yım velhasıl, akın
edip avrupa'ya, toplayıp getirmesem de cillop
gibi veletleri, n'apalım, burdaki lumpen
teen-ager'larla idare ediyorum,
türkiye, ayıptır sorması ne zaman akıllanacağız;
türkiye, kıbrıs'ın yakasını ne zaman bırakacağız
ve ne zaman yaraşır olacağız binlerce devrim şehidimize,
türkiye, hiç terbiye edinemedim, yeteneğim bu kadar;
çük kadarken okudum sabahattin ali'yi,
kafka'yı, dostoyevski'yi, london'ı, kapital'e başlayışım
babamla aramızda çıkan küçük bir harçlık sorununa dayanır,
iq'larımızın düşük olduğunu sanmıyorum, peki
bir eşşek şakası mı bu; köy enstitüleri,
halk eğitimler, halkevleri ne ayak; behice boran,
iyi ki unutuldu; iyi oldu, eline sağlık türkiye,
hasbelkader bir önerim var: cia, eurovision'u
kazanmamızı, aet'na girmemizi sağlayamaz mı acaba, şüphesiz,
eh benimki de salaklık, haklısın türkiye,
bizi milletçe sevmeyenlere ayar oluyorum; ağızlarını
burunlarını kırarak onlara medeniyet öğretmek istiyorum
türkiye,
ben, sex-shop'ların, komünist partinin, müslüman
demokrat partinin, rock partinin, çeşit çeşit
gay barların açılmasını, askerliğin kaldırılmasını
istiyorum türkiye; bu topraklarda nobel, oscar, lsd,
özgürlük ve sik anıtlarını görmek istiyorum: kişi başına
düşen milli gelirden bana ait payı iade ediyorum bütün
bu harcamalar adına sana; hapishaneler, hayvanat
bahçeleri, kamplar, tımarhaneler boşaltılsın derhal;
ben bütün kentlerinde barışla, erdemle, insanlık haklarımla
keyiften gebere gebere, ıslık calarak dolaşan bir seyyah olmak
istiyorum; mandela kötü adam, döv onu türkiye,
'uzak asya'dan gelip akdeniz'e bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket.. sizin! afiyet olsun efendiler'
demekten bıktım, bıktık,
anlıyor musun, orda mısın türkiye,
ama yine de memnun olmuyorsan bu tavırdan ve kızıyorsan
ve sinirleniyorsan, olsun, biz yine geliriz; yine yazar,
söyleriz; ölürüz; biz yine gideriz; sen, rahatını bozma
o zaman, güzel bir çocuk gibi bu şık dünya yatağında,
böyle masum, böyle mazlum uyu türkiye...
Kücük İskender - Türkiye.
ginsberg'e...
oğlanlardan ve alkolden vaktim arttıkça seni düşü-
nüyorum türkiye, inan doğru bir kere yanılmasam
ve ruhumun yavşak zıpırlığı, hiç değilse ayık
dolaşmayacak kadar dürüstüm,
türkiye, tarkan öleli çok oldu, artık onu unut; bunadı kurt.
playboy'a annemin çıplak resimlerini
satarak beyaz saray'a sırnaşmayı düşlüyorum
spermi biraz fazla kaçırdığımda,
bes parasız paraladığım sokaklarında embesillerini
ve taşak kalpli aydınlarının sidik yarışlarını
görüp bol bol osuruyorum, başbakanı dinlerken
televizyon karşısında ekrana ekmek teknemi açmak
ya da esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk bana verdiğin
otuz bir çekmediğim günlerde düşler kuruyorum senin
hakkında, hür hülyalarımda sana zerre kadar
yer vermiyorum ama, maalesef ayakta kalıyorsun
sosyal demokrat idiotlarini, orospu tavukların
uğrak yeri sanat galerilerini, festival sarkaçlarını,
ölüsevici kültürünün uyanık tezgahtarlarını
ve tezgahın altında neler döndüğünü
farkedecek kadar sosyalistim
hapsine düşmedim henüz, o yüzden tam solcu
sayılmam köle pazarı piyasasında, kıçına cop
girdiği için şair olanlardan da değilim; eli
kulağındadır tımarhanelerinden birinde tescilli
manyak olmamın ve koynuna girmediğinden dorukta sıçanların,
o yüzden ibneliğim de test edilip onaylanmadı,
uyuşukluklarıyla iktidara peşkeş çekip
çaktırmadan, sonnet'leriyle, balad'larıyla
köçekleşen, raconları kıyak geçme üzerine kurulu
mason-ulema tayfanı da tanırım, sen de bilirsin ki
havlayan it ısırmaz türkiye, bak, bizbizeyiz,
çekinme, şu azınlıkları ne zaman kesip
kızartacağız, cok acıktım türkiye,
nazım'ını severim, buna kızabilirsin, ama bazı
-ne demekse- naif şairlerin, devlet sanatçısı
olmasına ve adının iktidar şakşakçısı
starlarla bir anılmasına dair çabalarına izin
verdiğinden, sana korkunç müteşekkirim, intiharımı
hızlandırıyorsun böylelikle, böylelikle artıyor kirim ve
seninle kirimiz, ne gam? iyi akşamlar. persil supra.
mustafa suphi, artık hamsi mi türkiye, dikkat et,
balıkları örgütlemesin,
allah'a inanmıyorum, osmanlı'yım velhasıl, akın
edip avrupa'ya, toplayıp getirmesem de cillop
gibi veletleri, n'apalım, burdaki lumpen
teen-ager'larla idare ediyorum,
türkiye, ayıptır sorması ne zaman akıllanacağız;
türkiye, kıbrıs'ın yakasını ne zaman bırakacağız
ve ne zaman yaraşır olacağız binlerce devrim şehidimize,
türkiye, hiç terbiye edinemedim, yeteneğim bu kadar;
çük kadarken okudum sabahattin ali'yi,
kafka'yı, dostoyevski'yi, london'ı, kapital'e başlayışım
babamla aramızda çıkan küçük bir harçlık sorununa dayanır,
iq'larımızın düşük olduğunu sanmıyorum, peki
bir eşşek şakası mı bu; köy enstitüleri,
halk eğitimler, halkevleri ne ayak; behice boran,
iyi ki unutuldu; iyi oldu, eline sağlık türkiye,
hasbelkader bir önerim var: cia, eurovision'u
kazanmamızı, aet'na girmemizi sağlayamaz mı acaba, şüphesiz,
eh benimki de salaklık, haklısın türkiye,
bizi milletçe sevmeyenlere ayar oluyorum; ağızlarını
burunlarını kırarak onlara medeniyet öğretmek istiyorum
türkiye,
ben, sex-shop'ların, komünist partinin, müslüman
demokrat partinin, rock partinin, çeşit çeşit
gay barların açılmasını, askerliğin kaldırılmasını
istiyorum türkiye; bu topraklarda nobel, oscar, lsd,
özgürlük ve sik anıtlarını görmek istiyorum: kişi başına
düşen milli gelirden bana ait payı iade ediyorum bütün
bu harcamalar adına sana; hapishaneler, hayvanat
bahçeleri, kamplar, tımarhaneler boşaltılsın derhal;
ben bütün kentlerinde barışla, erdemle, insanlık haklarımla
keyiften gebere gebere, ıslık calarak dolaşan bir seyyah olmak
istiyorum; mandela kötü adam, döv onu türkiye,
'uzak asya'dan gelip akdeniz'e bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket.. sizin! afiyet olsun efendiler'
demekten bıktım, bıktık,
anlıyor musun, orda mısın türkiye,
ama yine de memnun olmuyorsan bu tavırdan ve kızıyorsan
ve sinirleniyorsan, olsun, biz yine geliriz; yine yazar,
söyleriz; ölürüz; biz yine gideriz; sen, rahatını bozma
o zaman, güzel bir çocuk gibi bu şık dünya yatağında,
böyle masum, böyle mazlum uyu türkiye...
Kücük İskender - Türkiye.
Açsana haydi kapıyı, dışarıda kırmızı yüzüyle bir şeytan seni bekliyor.
Adını haykırıyor karanlıktan güneşe doğru, daha fazlasını istiyor senden.
Kapı açık zaten, hiç kilit yok üzerinde; ittirsene birazcık daha.
Daha iyi bir sona sahip olabilmek için bu kadarını veremez misin ? Etrafına bir baksana, imparatorluklar çöküyor, hayatlar sönüyor, yaşıyormuş gibi yapıyor insancıklar ve ölüymüş gibi yapıyorlar;
- tıpkı güneşin miskinliğinde yuvarlanan köpekler gibi -
- Kabul.
- Zamanın sonuna kadar.
- Herşey durana, hayat sönene kadar.
- Amin.
Adını haykırıyor karanlıktan güneşe doğru, daha fazlasını istiyor senden.
Kapı açık zaten, hiç kilit yok üzerinde; ittirsene birazcık daha.
Daha iyi bir sona sahip olabilmek için bu kadarını veremez misin ? Etrafına bir baksana, imparatorluklar çöküyor, hayatlar sönüyor, yaşıyormuş gibi yapıyor insancıklar ve ölüymüş gibi yapıyorlar;
- tıpkı güneşin miskinliğinde yuvarlanan köpekler gibi -
- Kabul.
- Zamanın sonuna kadar.
- Herşey durana, hayat sönene kadar.
- Amin.
25 Haziran 2007 Pazartesi
Elindeki gülü yere bıraktı, düşüşünü seyredip keyifsizce üzerine basarak geçti. Onu riyakarlıkla karışık bir saygıyla selamlayan cücenin yanında durdu;
- Bu kırmızı perdeler şart mıydı? dedi.
Cevap vermedi cüce, sadece tekrar selamladı adamı.
Topallayarak devam etti yürümeye, ve perdeleri aralayıp büyük salona girdi.
Boş koltuklara tek tek oturmuş seyirciler, mistik bir uyku içerisinde sahnedeki kadını izliyordu. Sigara dumanı herkesi yutmaya hazırlanan bir sis gibi salonun avizesine asılı kalmış, bacaklarıyla tutunduğu avizede sallanmakta olan maymunun kafasını biraz daha karıştırıyordu.
Kadınsa, şarkı söylüyordu. Çığlık çığlığa, söylediği her kelimede, gözlerindeki makyajı biraz daha akıtarak.
"Madem buraya geldim, bu kadar cesaretli davrandım korkaklığın tarihini yazdığım hayatımda; beni sona götürecek ilk adımı da atabilirim." diye düşündü, boş bulduğu ilk koltuktaki eski gazete kağıtlarını yere atarak oturdu. Ayağıyla yerdeki boş patlamış mısır kutularını koridora sürükleyip, bacaklarını uzattı.
Bağırarak şarkı söylüyordu çirkin kadın, sıkıcı hayatları hepsini tükürmeye hazırlanan bir canavar gibi salonun koltuklarına yapışmış, sarsıntılara rağmen trompetini düzgün çalmaya çalışan gözlüklü adamın üzerine siniyordu.
Bir sigara yaktı, ve izin verdi içinde biriken tüm kötülüğün dumanla birlikte maymunun ciğerlerine gitmesine.
Ve uykuya daldı, tıpkı diğerleri gibi.
* For Piano Magic's Halfway Through.
- Bu kırmızı perdeler şart mıydı? dedi.
Cevap vermedi cüce, sadece tekrar selamladı adamı.
Topallayarak devam etti yürümeye, ve perdeleri aralayıp büyük salona girdi.
Boş koltuklara tek tek oturmuş seyirciler, mistik bir uyku içerisinde sahnedeki kadını izliyordu. Sigara dumanı herkesi yutmaya hazırlanan bir sis gibi salonun avizesine asılı kalmış, bacaklarıyla tutunduğu avizede sallanmakta olan maymunun kafasını biraz daha karıştırıyordu.
Kadınsa, şarkı söylüyordu. Çığlık çığlığa, söylediği her kelimede, gözlerindeki makyajı biraz daha akıtarak.
"Madem buraya geldim, bu kadar cesaretli davrandım korkaklığın tarihini yazdığım hayatımda; beni sona götürecek ilk adımı da atabilirim." diye düşündü, boş bulduğu ilk koltuktaki eski gazete kağıtlarını yere atarak oturdu. Ayağıyla yerdeki boş patlamış mısır kutularını koridora sürükleyip, bacaklarını uzattı.
Bağırarak şarkı söylüyordu çirkin kadın, sıkıcı hayatları hepsini tükürmeye hazırlanan bir canavar gibi salonun koltuklarına yapışmış, sarsıntılara rağmen trompetini düzgün çalmaya çalışan gözlüklü adamın üzerine siniyordu.
Bir sigara yaktı, ve izin verdi içinde biriken tüm kötülüğün dumanla birlikte maymunun ciğerlerine gitmesine.
Ve uykuya daldı, tıpkı diğerleri gibi.
* For Piano Magic's Halfway Through.
Ürkekce attı ilk adımını.
Herkesin gözü onun üzerindeyken, alnında biriken teri silip silmemek üzerine birkaç saniye düşündü; böyle durması mı daha kötü acaba, yoksa bunu silip farketmemiş olanlara bile terlediğini duyurmak mı.
Siktiret dedi kendi kendine, ve pantalonunu hafifçe düzelterek adımını attı dans pistine.
Karanlıkta, köhne bir düğün salonunun yıkıntıları içinde, dışarıda insanlar birbirini öldürürken; sarıldı ruhuna, dansetti.
Ağlayarak,
ve soğuktan titreyerek.
* For Piano Magic's Great Escapes.
Herkesin gözü onun üzerindeyken, alnında biriken teri silip silmemek üzerine birkaç saniye düşündü; böyle durması mı daha kötü acaba, yoksa bunu silip farketmemiş olanlara bile terlediğini duyurmak mı.
Siktiret dedi kendi kendine, ve pantalonunu hafifçe düzelterek adımını attı dans pistine.
Karanlıkta, köhne bir düğün salonunun yıkıntıları içinde, dışarıda insanlar birbirini öldürürken; sarıldı ruhuna, dansetti.
Ağlayarak,
ve soğuktan titreyerek.
* For Piano Magic's Great Escapes.
24 Haziran 2007 Pazar
20 Haziran 2007 Çarşamba
Yağmur sırtına ve arabaların sıçrattığı çamurla zaten sırılsıklam olmuş bacaklarına sertçe çarparken, gözünü açtığında ilk düşündüğü ağzındaki sigarasının nereye düştüğü oldu.
"Böyle güzel, güneşli bir günde yağmur biraz saçma oldu." diye düşündü donuklaşmış gözbebeklerini kafasını kıpırdatmadan ayışığınını yansıdığı vitrinlere çevirirken. Bir an zihninde yanan acı verici ışıkla birlikte sigarasını araması gerektiğini hissetti, parçalanmış ciğerlerine dolan hava canını yakıyor, içindeki boşluğu önlenemez bir şekilde doldurma isteği uyandırıyordu.
Boynunu kıpırdatmadan belini hareket ettirmeye çalışarak kendini biraz sürükledi, yere sımsıkı yapıştırdığı kolları kasılıyor, henüz birkaç dakika önce zeytin dalları gibi kırılmış kemikleri yerine oturarak eskisinden daha sağlıklı şekilde birbirine yapışıyordu.
"Münasebetsiz bir sıcak demek yaz." derken hırıldadı, yaklaşık bir buçuk dakika önce kırılmış boynunu geriye doğru atıp içinde asfalt bulunmayan temiz havayı içine çekti, eliyle burnunun hemen yanında yerde çiğnenmiş yapraklar gibi yatmakta olan cam kırıklarını ileriye doğru ittirerek "Oysa ne güzel böyle bir günde bile yağmur yağıyo r olması." dedi, sesi şimdi daha iyi çıkıyordu.
Tekrar güçsüzce düşürdü kafasını, şimdi boynunu da hissedebiliyordu. Gözlerini kapattı, vücudunu iyice kastı ve yaklaşık iki dakika önce kullanılıp atılmış kibritler gibi şekilsiz duran bacaklarını düzeltti. Tekrar ayağa kalkabileceğini, koşabileceğini ve kendisini tekrar boşluğa bırakmasını sağlayacak herhangi bir adımı atabileceğini hissetmesi tarifsiz bir keyfin tüm vücuduna yayılmasını sağladı.
Ayağa kalkarken göğsünü yokladı, yaklaşık üç dakika önce çarpmanın etkisiyle otuz sekiz yıldır sürdürdükleri kusursuz çalışmanın çok uzağına savrulan ciğerlerinin havayla dolduğunda insanların hayat dedikleri tatlı nefesi tüm damarlarına gönderebildiğini düşündü gülümseyerek.
Kafasını kaldırıp, kendisini yedinci katından boşluğa bıraktığı binaya baktı, hala hafifçe sarsılmakta olan zihniyle girişin nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken onu gördü.
Sigarası, düştüğü yerden iki adım ötede, baharın tüm hışmıyla yağmakta olan yağmurun ortasında yerde yanmaya devam ediyordu.
"Yine de" dedi, "Hayatımda güzel şeyler de oluyor, sigaram hala sönmemiş."
Eskisinden daha sağlam olan bacaklarını bükerek yere eğildi, hiç böylesine kuvvetli hissetmediği kollarıyla sigarasını aldı.
Hürmüz'ün küresinin içinde yayılan karanlık gibi ciğerlerinin tüm kalelerini sert saldırılarla ele geçirdi sigara,
Ve çektiği ilk nefesle öldü yaklaşık dört dakika önce binanın yedinci katından atlayan adam.
"Böyle güzel, güneşli bir günde yağmur biraz saçma oldu." diye düşündü donuklaşmış gözbebeklerini kafasını kıpırdatmadan ayışığınını yansıdığı vitrinlere çevirirken. Bir an zihninde yanan acı verici ışıkla birlikte sigarasını araması gerektiğini hissetti, parçalanmış ciğerlerine dolan hava canını yakıyor, içindeki boşluğu önlenemez bir şekilde doldurma isteği uyandırıyordu.
Boynunu kıpırdatmadan belini hareket ettirmeye çalışarak kendini biraz sürükledi, yere sımsıkı yapıştırdığı kolları kasılıyor, henüz birkaç dakika önce zeytin dalları gibi kırılmış kemikleri yerine oturarak eskisinden daha sağlıklı şekilde birbirine yapışıyordu.
"Münasebetsiz bir sıcak demek yaz." derken hırıldadı, yaklaşık bir buçuk dakika önce kırılmış boynunu geriye doğru atıp içinde asfalt bulunmayan temiz havayı içine çekti, eliyle burnunun hemen yanında yerde çiğnenmiş yapraklar gibi yatmakta olan cam kırıklarını ileriye doğru ittirerek "Oysa ne güzel böyle bir günde bile yağmur yağıyo r olması." dedi, sesi şimdi daha iyi çıkıyordu.
Tekrar güçsüzce düşürdü kafasını, şimdi boynunu da hissedebiliyordu. Gözlerini kapattı, vücudunu iyice kastı ve yaklaşık iki dakika önce kullanılıp atılmış kibritler gibi şekilsiz duran bacaklarını düzeltti. Tekrar ayağa kalkabileceğini, koşabileceğini ve kendisini tekrar boşluğa bırakmasını sağlayacak herhangi bir adımı atabileceğini hissetmesi tarifsiz bir keyfin tüm vücuduna yayılmasını sağladı.
Ayağa kalkarken göğsünü yokladı, yaklaşık üç dakika önce çarpmanın etkisiyle otuz sekiz yıldır sürdürdükleri kusursuz çalışmanın çok uzağına savrulan ciğerlerinin havayla dolduğunda insanların hayat dedikleri tatlı nefesi tüm damarlarına gönderebildiğini düşündü gülümseyerek.
Kafasını kaldırıp, kendisini yedinci katından boşluğa bıraktığı binaya baktı, hala hafifçe sarsılmakta olan zihniyle girişin nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken onu gördü.
Sigarası, düştüğü yerden iki adım ötede, baharın tüm hışmıyla yağmakta olan yağmurun ortasında yerde yanmaya devam ediyordu.
"Yine de" dedi, "Hayatımda güzel şeyler de oluyor, sigaram hala sönmemiş."
Eskisinden daha sağlam olan bacaklarını bükerek yere eğildi, hiç böylesine kuvvetli hissetmediği kollarıyla sigarasını aldı.
Hürmüz'ün küresinin içinde yayılan karanlık gibi ciğerlerinin tüm kalelerini sert saldırılarla ele geçirdi sigara,
Ve çektiği ilk nefesle öldü yaklaşık dört dakika önce binanın yedinci katından atlayan adam.
Kilometrelerce uzunluktaki bu taşlı berbat yolun neredeyse tamamını yürüdüm. Eğer kutsal kitaplar doğru olsaydı; şu an dünya çoktan havaya uçmuş olurdu.
Burası kendimi iyi hissetmemi sağlamıyor, bunu baştan söyleyeyim. Daha renkli bir yerde olmalıydım oysa; buradaysa saatlerdir hareket eden birşey gördüğümü hayal ederek yürüyorum.
İnsan aklı, bazı şeyleri sonuna kadar götüremiyor işte. Hem bilirsiniz; kaybeden bir eliniz varsa asla oyun kazanamazsınız.
Az önce yanımdan ters yöne doğru ilerleyen kadın da buna benzer birşey söyledi; beyaz teni ve suikastçi gözleriyle iyi giyinmesine rağmen tren bekleyen bir trafik levhasına benzemeye devam eden bana şöyle bir bakıp;
"Dünyadaki tüm küçük gerçekler tek bir büyük yalanın üzerinde oturur"
dedi.
Farklı bir şey mi söylemiş yani ?
Hiç sanmıyorum.
Burası kendimi iyi hissetmemi sağlamıyor, bunu baştan söyleyeyim. Daha renkli bir yerde olmalıydım oysa; buradaysa saatlerdir hareket eden birşey gördüğümü hayal ederek yürüyorum.
İnsan aklı, bazı şeyleri sonuna kadar götüremiyor işte. Hem bilirsiniz; kaybeden bir eliniz varsa asla oyun kazanamazsınız.
Az önce yanımdan ters yöne doğru ilerleyen kadın da buna benzer birşey söyledi; beyaz teni ve suikastçi gözleriyle iyi giyinmesine rağmen tren bekleyen bir trafik levhasına benzemeye devam eden bana şöyle bir bakıp;
"Dünyadaki tüm küçük gerçekler tek bir büyük yalanın üzerinde oturur"
dedi.
Farklı bir şey mi söylemiş yani ?
Hiç sanmıyorum.
17 Haziran 2007 Pazar
Gece güne bir havuz dolusu ışığın içine dökülmüş çamur gibi karışıyor, yapış yapış sıcakla birlikte. Geceyi çekiyorum içime, doldurmuyor bir türlü ciğerlerimi. Kızgın tanrılar alınlarındaki teri bıkkınlıkla silerken, bizi serinletecek yağmur damlalarını bulutlardan düşmeden avuçlarına alıyorlar.
Işıl ışıl dünya, çatapatlar gibi gökyüzündeki yıldızlar. Öyle ya da böyle, herkesin üzerinde bir anıya sahip olduğu mavi gezegen, utanmazca dönüşünü sürdürüyor beş yıldır.
Yaz geldi yine, hissediyor musun ? Neler olurdu yaz gelince; düşünüyorum, hava ısınırdı, daha az yağmur yağar, ben daha çok terlerdim. Güneşli günlerde sokakta koşturmak daha eğlenceli gelirdi, ufak dünyamda maceralar aramak, odama kapanıp hiç gitmediğim yerlerin, hiç söylemediğim sözlerin hayalini kurmak.
Bir sürü meyve tezgahlarda görünürdü yaz gelince, hangileri olduğunu aklımda tutacak kadar dikkat etmedim hiç; çünkü yazın gelmesi demek seninle daha çok vakit geçirebileceğim anlamına gelmezdi hiç.
Yine olmazdın sen, yine çok çalışıyor olurdun. Hava bu kadar sıcakken üstelik, şehir naylon bir çorap gibi kafamıza geçmişken.
Ben neler yapardım yazları? Denize girerdim belki, yazlıkta değil işte olurdun sen. Pikniğe giderdim ailenin geri kalan kuru kalabalığıyla, çok şanslıysam akşamüstü uğrardın sen. Koltuğunun altında Cumhuriyet gazetesi, bulmaca sayfası üstte kalacak şekilde katlanmış, ve bulmacası çözülmüş. Bir gazetenin balkon masasının üzerinde durması ne kadar anlamlı olabilir ki bir insan için ?
Okurdum hevesle hepiniz yattıktan sonra, seninle eve girdiği için bir değeri olduğuna inanırdım. Tıpkı o yaz gecesi benim için alıp getirdiğin Örümcek Adam gibi, Çağlayan gibi bir yerde onu bulma olasılığının olmadığını şimdi anlıyorum; nereden almıştın onu ? Taksim'den mi yoksa, yoksa daha uzaktan mı ?
Benim istediğim değil, senin getirdiğindi önemli olan. Tıpkı haftasonu parasız kaldığımı öğrendiğinde ilk otobüse atlayıp bana getirdiğin para gibi. Havale yapmanın olanaksızlığı seni görmemi sağlamıştı evin kapısında, ve sana bir çay bile demleyememiştim; sonsuz beceriksizliğimle. Nasıl güldüğünü hatırlıyorum ben kahve yapmaya çalışır gibi çay yapmaya çalışırken.
Akşam olmadan gitmiştin, bir kaç saat oturup. Evdekilerin sana ihtiyacı olurdu belki.
Evdekilerin sana hala ihtiyacı var. Kendim için söylemiyorum, evdekilerin sana ihtiyacı var.
Yazdım ben yıllarca, elime geçen her kağıdın üzerine birşeyler karaladım mürekkeple, tahtalara sarılmış kömür parçalarıyla. Ve ruhumu büyükçe bir anlaşılmazlık maskesinin ardına gizledim, okunmadığından emin olan kötü yazarların içinde büyüyen haset gibi sertleşti zamanla, rengi koyulaştı. Bilmiyordum ki senin her yazdığımı okuduğunu, bilseydim öyle özensiz, öyle anlamsız yazar mıydım ? Altın çizgiler çekerek yazan kalemler bulur, Ayasofya'nın, Kız Kulesi'nin, Babil tapınağının üzerine yazardım sana layık olsun diye. Okuduğun her satırda öfke vardı, anlamsız bir hırs, yarışta çıplak ayaklarla koşamayıp geride kaldığı için malzemecisini suçlayan kötü bir atletin kıpkırmızı kızgınlığı vardı. Bilmiyordum ki okurken gülümsediğini, yıllar sonra öğrendim.
Sayfalara tükürdüğüm kapkara bulutlardan endişelenleri sakinleştirdiğini, yaptıklarımda sonuna kadar arkamda olduğunu yıllar sonra öğrendim. İnsan, yaptığı bir hareketin suya atılmış ufak bir taş gibi damla damla yayıldığını; büyüdüğünü farkedemiyor o an, hissedemiyor.
Gökyüzünden düşen ateş parçaları gibi geçti ortak hayatımız, seyrettiğimiz an güzelliğini farkedememiş olmanın verdiği vicdan azabını ancak yere düştüklerinde hissettiğim sarsıntıyla farkedebildim. Oyun oynardık mesela, kızardım ben beni her yendiğinde; günlerce, aylarca, yıllarca çalışıp ilk oynadığımızda sana yine yenilirdim bilseydim. Bilmiyordum ki benim her istediğimi başarabilecek güçte olduğuma inandığını.
Çok mutlu olmuştum ben, bana cilt kısmı bir bezle yapıştırılmış bir Rıfat Ilgaz kitabı getirdiğinde, aylarca elimden düşürmemiştim. Eski, sayfalarının bir kısmı yırtılmış ve yıpranmış bir kitaptı; ama bana verdiğin an hayatımda hiç o kadar güzel birşey görmediğimi düşünmüştüm. Daha sonra da gittik seninle sahaflara, incecik Lenin kitabını, ve Hitler Annen Seni Çağırıyor'u almamız o zaman rastlar. Çocuktum ben, ufacıktım, ve bana ısmarladığın böreğin çok pahalı olabileceğine dair ciddi kuşkularım vardı. Bilmiyordum ki, sen yanımda oldukça bunların sorun olmayacağını.
Devlet Parasız Yatılı Okulu sınavlarına hazırlanırken kursta bir Türkçe testinde otuz soruda yirmidokuz doğru yapmış, son soruyu da boş bırakmıştım hatırlarsan. Ardından bana tüm emeklerimizin boşa olduğunu, böyle hiçbir şey kazanamayacağımı söylemiştin. Oysa benim aklım haftasonları kursa gittiğimiz Galatasaray lisesi'nin sıralarının arasında bulduğum oyuncaklardaydı, seni o yüzden anlayamadım. İki tane plastik ninja kaplumbağa, neden bende de bunlardan yok ki diye düşündürmüştü beni tüm hafta sonu. Biliyorum, sen alırdın bana, ama ben hep garip bir çocuk oldum zaten. Bir sonraki gece, nasıl hissettin bilmiyorum, bana demirden bir uçak getirmiştin, bir kalemtraş.
Bir çocuk, bir kalemtraşın uçabileceğine inanır mı hiç ? Ben inandım, koştum elimde o uçakla.
Uçmadı.
O uçak uçsa, sen hala burada olurdun zaten.
Benim doğum günüm, ve senin ölüm günün, ikisi de yaklaşıyor. Yaz geliyor kısacası, hava sıcaklaştı iyice.
Hissediyor musun ? Evin balkonu bomboş, kıyamıyorum köşene oturmaya.
Işıl ışıl dünya, çatapatlar gibi gökyüzündeki yıldızlar. Öyle ya da böyle, herkesin üzerinde bir anıya sahip olduğu mavi gezegen, utanmazca dönüşünü sürdürüyor beş yıldır.
Yaz geldi yine, hissediyor musun ? Neler olurdu yaz gelince; düşünüyorum, hava ısınırdı, daha az yağmur yağar, ben daha çok terlerdim. Güneşli günlerde sokakta koşturmak daha eğlenceli gelirdi, ufak dünyamda maceralar aramak, odama kapanıp hiç gitmediğim yerlerin, hiç söylemediğim sözlerin hayalini kurmak.
Bir sürü meyve tezgahlarda görünürdü yaz gelince, hangileri olduğunu aklımda tutacak kadar dikkat etmedim hiç; çünkü yazın gelmesi demek seninle daha çok vakit geçirebileceğim anlamına gelmezdi hiç.
Yine olmazdın sen, yine çok çalışıyor olurdun. Hava bu kadar sıcakken üstelik, şehir naylon bir çorap gibi kafamıza geçmişken.
Ben neler yapardım yazları? Denize girerdim belki, yazlıkta değil işte olurdun sen. Pikniğe giderdim ailenin geri kalan kuru kalabalığıyla, çok şanslıysam akşamüstü uğrardın sen. Koltuğunun altında Cumhuriyet gazetesi, bulmaca sayfası üstte kalacak şekilde katlanmış, ve bulmacası çözülmüş. Bir gazetenin balkon masasının üzerinde durması ne kadar anlamlı olabilir ki bir insan için ?
Okurdum hevesle hepiniz yattıktan sonra, seninle eve girdiği için bir değeri olduğuna inanırdım. Tıpkı o yaz gecesi benim için alıp getirdiğin Örümcek Adam gibi, Çağlayan gibi bir yerde onu bulma olasılığının olmadığını şimdi anlıyorum; nereden almıştın onu ? Taksim'den mi yoksa, yoksa daha uzaktan mı ?
Benim istediğim değil, senin getirdiğindi önemli olan. Tıpkı haftasonu parasız kaldığımı öğrendiğinde ilk otobüse atlayıp bana getirdiğin para gibi. Havale yapmanın olanaksızlığı seni görmemi sağlamıştı evin kapısında, ve sana bir çay bile demleyememiştim; sonsuz beceriksizliğimle. Nasıl güldüğünü hatırlıyorum ben kahve yapmaya çalışır gibi çay yapmaya çalışırken.
Akşam olmadan gitmiştin, bir kaç saat oturup. Evdekilerin sana ihtiyacı olurdu belki.
Evdekilerin sana hala ihtiyacı var. Kendim için söylemiyorum, evdekilerin sana ihtiyacı var.
Yazdım ben yıllarca, elime geçen her kağıdın üzerine birşeyler karaladım mürekkeple, tahtalara sarılmış kömür parçalarıyla. Ve ruhumu büyükçe bir anlaşılmazlık maskesinin ardına gizledim, okunmadığından emin olan kötü yazarların içinde büyüyen haset gibi sertleşti zamanla, rengi koyulaştı. Bilmiyordum ki senin her yazdığımı okuduğunu, bilseydim öyle özensiz, öyle anlamsız yazar mıydım ? Altın çizgiler çekerek yazan kalemler bulur, Ayasofya'nın, Kız Kulesi'nin, Babil tapınağının üzerine yazardım sana layık olsun diye. Okuduğun her satırda öfke vardı, anlamsız bir hırs, yarışta çıplak ayaklarla koşamayıp geride kaldığı için malzemecisini suçlayan kötü bir atletin kıpkırmızı kızgınlığı vardı. Bilmiyordum ki okurken gülümsediğini, yıllar sonra öğrendim.
Sayfalara tükürdüğüm kapkara bulutlardan endişelenleri sakinleştirdiğini, yaptıklarımda sonuna kadar arkamda olduğunu yıllar sonra öğrendim. İnsan, yaptığı bir hareketin suya atılmış ufak bir taş gibi damla damla yayıldığını; büyüdüğünü farkedemiyor o an, hissedemiyor.
Gökyüzünden düşen ateş parçaları gibi geçti ortak hayatımız, seyrettiğimiz an güzelliğini farkedememiş olmanın verdiği vicdan azabını ancak yere düştüklerinde hissettiğim sarsıntıyla farkedebildim. Oyun oynardık mesela, kızardım ben beni her yendiğinde; günlerce, aylarca, yıllarca çalışıp ilk oynadığımızda sana yine yenilirdim bilseydim. Bilmiyordum ki benim her istediğimi başarabilecek güçte olduğuma inandığını.
Çok mutlu olmuştum ben, bana cilt kısmı bir bezle yapıştırılmış bir Rıfat Ilgaz kitabı getirdiğinde, aylarca elimden düşürmemiştim. Eski, sayfalarının bir kısmı yırtılmış ve yıpranmış bir kitaptı; ama bana verdiğin an hayatımda hiç o kadar güzel birşey görmediğimi düşünmüştüm. Daha sonra da gittik seninle sahaflara, incecik Lenin kitabını, ve Hitler Annen Seni Çağırıyor'u almamız o zaman rastlar. Çocuktum ben, ufacıktım, ve bana ısmarladığın böreğin çok pahalı olabileceğine dair ciddi kuşkularım vardı. Bilmiyordum ki, sen yanımda oldukça bunların sorun olmayacağını.
Devlet Parasız Yatılı Okulu sınavlarına hazırlanırken kursta bir Türkçe testinde otuz soruda yirmidokuz doğru yapmış, son soruyu da boş bırakmıştım hatırlarsan. Ardından bana tüm emeklerimizin boşa olduğunu, böyle hiçbir şey kazanamayacağımı söylemiştin. Oysa benim aklım haftasonları kursa gittiğimiz Galatasaray lisesi'nin sıralarının arasında bulduğum oyuncaklardaydı, seni o yüzden anlayamadım. İki tane plastik ninja kaplumbağa, neden bende de bunlardan yok ki diye düşündürmüştü beni tüm hafta sonu. Biliyorum, sen alırdın bana, ama ben hep garip bir çocuk oldum zaten. Bir sonraki gece, nasıl hissettin bilmiyorum, bana demirden bir uçak getirmiştin, bir kalemtraş.
Bir çocuk, bir kalemtraşın uçabileceğine inanır mı hiç ? Ben inandım, koştum elimde o uçakla.
Uçmadı.
O uçak uçsa, sen hala burada olurdun zaten.
Benim doğum günüm, ve senin ölüm günün, ikisi de yaklaşıyor. Yaz geliyor kısacası, hava sıcaklaştı iyice.
Hissediyor musun ? Evin balkonu bomboş, kıyamıyorum köşene oturmaya.
15 Haziran 2007 Cuma
Kurumsal
sıkıntı hapsetmiş kendini gri binaların içine,
kollarımıza tırnaklarını geçirerek içeride tutuyor bizi.
başımızı önümüze eğip, masalarımızın altında ağlıyoruz genç ruhlarımızın ellerimize bulaşan kanlarına bakıp.
gökyüzü siyaha dönüyor, kırmızıdan siyaha.
hayalleri yutup soluk renkli kartlar halinde tüküren ufak makinalar,
homurdanarak , ve titreyerek çalışıyorlar.
benlikler, hapsedilmiş boynun etrafından bağlanan parlak bir bez parçasının içine,
yularlarımız boynumuzda,
bizi ne-re-ye çekerlerse, o-ra-ya gidiyoruz.
gri bina bizi ne zaman isterse, o zaman alıyor.
sıkıntıyı hapsetmişiz gri binaların içine,
nefretle silkeliyoruz bizi tutan ellerini, bırakmıyor.
kollarımıza tırnaklarını geçirerek içeride tutuyor bizi.
başımızı önümüze eğip, masalarımızın altında ağlıyoruz genç ruhlarımızın ellerimize bulaşan kanlarına bakıp.
gökyüzü siyaha dönüyor, kırmızıdan siyaha.
hayalleri yutup soluk renkli kartlar halinde tüküren ufak makinalar,
homurdanarak , ve titreyerek çalışıyorlar.
benlikler, hapsedilmiş boynun etrafından bağlanan parlak bir bez parçasının içine,
yularlarımız boynumuzda,
bizi ne-re-ye çekerlerse, o-ra-ya gidiyoruz.
gri bina bizi ne zaman isterse, o zaman alıyor.
sıkıntıyı hapsetmişiz gri binaların içine,
nefretle silkeliyoruz bizi tutan ellerini, bırakmıyor.
10 Haziran 2007 Pazar
Sakin gece, miskin pazar gününü kovaliyor gölgelerin arasından, bağırışlar ve köpek havlamaları içinde.
Uzağında da olsak, deniz kokusu genzimizde tekrar, tekrar aldığımız nefes ayışığının altında geleceğe doğru masmavi yolculuğuna çıkıyor.
ay gökyüzünde yine
yakamoz mora boyuyor dalgalı denizi,
hoşgelmiş ruhumun söylediği en güzel şarkı
neşeyle nefesime karıştığı, dudaklarımdan ahenkle gökyüzüne yükseldiği şehre.
Uzağında da olsak, deniz kokusu genzimizde tekrar, tekrar aldığımız nefes ayışığının altında geleceğe doğru masmavi yolculuğuna çıkıyor.
ay gökyüzünde yine
yakamoz mora boyuyor dalgalı denizi,
hoşgelmiş ruhumun söylediği en güzel şarkı
neşeyle nefesime karıştığı, dudaklarımdan ahenkle gökyüzüne yükseldiği şehre.
Dream Theater - In the Presence of Enemies Pt.1
Yürü be !
"I saw a white light
Shining there before me
And walking to it
I waited for the end
A final vision
Promising salvation
A resurrection
For a fallen man
Do you still wait for your god?
And the symbol of your faith
I can free you from this hell and misery
You should never be ashamed my son
I can give you power beyond anything
Trust me you will be the chosen one
I was forgotten
A body scorned and broken
My soul rejected
Tainted by his blood
Beyond redemption
A sinner not worth saving
Forever taken
From the one I loved
Do I still wait for my god?
And the symbol of my faith
I can lead you down the path and back to life
All I ask is that you worship me
I can help you seek revenge and save yourself
Give you life for all eternity
Servants of the fallen
Fight to pave the way
For their savior's calling
On this wicked day
Through a veil of madness
With a vicious blade
One man rises up
Standing in their way
Redemption
Redemption for humanity..."
"I saw a white light
Shining there before me
And walking to it
I waited for the end
A final vision
Promising salvation
A resurrection
For a fallen man
Do you still wait for your god?
And the symbol of your faith
I can free you from this hell and misery
You should never be ashamed my son
I can give you power beyond anything
Trust me you will be the chosen one
I was forgotten
A body scorned and broken
My soul rejected
Tainted by his blood
Beyond redemption
A sinner not worth saving
Forever taken
From the one I loved
Do I still wait for my god?
And the symbol of my faith
I can lead you down the path and back to life
All I ask is that you worship me
I can help you seek revenge and save yourself
Give you life for all eternity
Servants of the fallen
Fight to pave the way
For their savior's calling
On this wicked day
Through a veil of madness
With a vicious blade
One man rises up
Standing in their way
Redemption
Redemption for humanity..."
5 Haziran 2007 Salı
Masal.
"Sana bir masal anlatayım mı?" dedim,
"Olur" dedi gülümseyerek.
Ve gözlerine bakarak hayal ettiğim en güzel masalı, yaratılışına yardım ettiğim en görkemli fırtınayı anlattım ona.
Hayatımızı anlattım.
Hayatlarımızı, ve geleceğimizi.
Şu an dahil, ve şu andan sonrası; buradan sonsuzluğa.
Yanyana üç nokta. ...
Ve ileriye; ufka doğru;
.
.
.
Gülümsedi deniz kızı, parladı gülümsemesinden yansıyan ışıklarla mor pabuçları.
Kurudu gözlerinin sıcaklığından yastığa düşmüş tüm gözyaşları.
Sıkıca sarıldı ona melek,
ve
koparmadan,
bir yaprağa birlikte dokundular - hayatlarını kesiştiren dipsiz kuyunun başındaki ağaçtan.
yemyeşildi.
canlanmış, ve elele yürüdüğünüzde deniz kıyısında; yüzünüze vuran bahar rüzgarı gibi taze.
"Olur" dedi gülümseyerek.
Ve gözlerine bakarak hayal ettiğim en güzel masalı, yaratılışına yardım ettiğim en görkemli fırtınayı anlattım ona.
Hayatımızı anlattım.
Hayatlarımızı, ve geleceğimizi.
Şu an dahil, ve şu andan sonrası; buradan sonsuzluğa.
Yanyana üç nokta. ...
Ve ileriye; ufka doğru;
.
.
.
Gülümsedi deniz kızı, parladı gülümsemesinden yansıyan ışıklarla mor pabuçları.
Kurudu gözlerinin sıcaklığından yastığa düşmüş tüm gözyaşları.
Sıkıca sarıldı ona melek,
ve
koparmadan,
bir yaprağa birlikte dokundular - hayatlarını kesiştiren dipsiz kuyunun başındaki ağaçtan.
yemyeşildi.
canlanmış, ve elele yürüdüğünüzde deniz kıyısında; yüzünüze vuran bahar rüzgarı gibi taze.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
