$2.99

7 Ocak 2007 Pazar

Zeit - Eskilerden Bir Yazı.

Sene 2001 olmalı, liseli bir salak olmaktan üniversiteli antisosyal bir salak olmaya doğru attığım en hevesli adımlar, yerini yavaş yavaş hayal kırıklığına bırakıyor. Olanca hızıyla ve bir seferlik insan hayatına yapılabilecek en büyük hakaret olan bir boşlukla geçen günler, kendimi hayatı yoğun yaşadığıma inandırmaya yönelik bir sanrı yaratmıştı bende. Parçalanıyordum, bunalımdaydım, üzgündüm, hayatın anlamı altında eziliyordum; oysa bir bok yaptığım yoktu.

Bu da o döneme ait bir yazı işte.




"Merhaba , Nasılsınız ? Biraz geç kaldım , özür dilerim. Bu yüzden bugün birlikte fazla vakit geçiremeyeceğiz.Birazdan dersim başlıyor , o yüzden hemen anlatmaya başlasam iyi olacak.Son olarak önceki hayatlarımdan birinde güçlü-postmodern bir savaşçıyken zalim titanlarla ve güç odaklarıyla savaşıp nasıl medyatik bir kral olduğumu anlatmıştım değil mi ? Tamam.

Aslında onun öncesi de var.Bütün bu mücadelemde bana güç veren yıkıcı tutku zamandan bana kalıtımsal olarak geçti ; o da benim gibi yıkıp yeniden yaratmasını pek sever.

Lafı dolandırmadan başlamalıyım , çünkü birazdan ateşkes kalkacak ve zihnim yeniden kuşatılacak.Bugün şu an karşınızda duran ve son yaşam formum olan adamı anlatacağım size.

Yola başladığımdan bugüne çok zaman geçmedi , gözlerimin ışığa alışması ve karanlığa daha özgürce bakabilmem ise günümüzden birkaç yıl öncesine dayanır...Benden önce yaşamış insanların sevinç ve acı gözyaşlarından oluşan sarı parke taşları üzerinde yürüdüğümü ve zamanın sürtünme kuvvetini hesaba katmadan ilerlediğini -eğer ilerliyorsa tabii- anlayabilecek kadar büyüdüm.Her kadın gibi ağladığı zaman makyajı akan hayatın gerçek yüzünü ve sivilcelerini görebilecek ve yüzümü zenginliklere çeviremeyecek kadar da yanlış yoldayım...

Keşke yaptığım tek büyük hata bu olsa.Keşke bu kadarla sınırlı olsaydı reddettiklerim.Ama ben hatamı hiçbir zaman anlamadım , bununla da yetinmeyerek sürekli düşünmeye çalıştım.Onca patırtı arasında , gücü sınırlı olan beynimin yorulacağını hesaplamadan etrafımda olup bitenleri anlamak için mücadele ettim.”Hayat yaşamaya değer” diyordu sanat , ama ben “Hayat anlamaya değer” diyen bilimin peşinden gittim.Hem de özelde kendimi , genelde insanı tüm varoluşun merkezine koyarak.Ne büyük aptallık...

Oysa hiçbir şey sadece bizim için yaratılacak kadar basit değil , öyle olsa bile biz asla uğruna evrenler yaratılacak kadar asil yaratıklar olmadık.Bir an için bu iki şartın da oluştuğunu düşünelim-ki ikisi asla aynı zaman ve mekan kavramları içinde bulunamazlar- : eminim kader denilen mekanizma (ya da sistem ya da makine ya da her neyse ya da...) sadece birazcık daha adaletsiz olarak durumu insanlık aleyhine çevirecektir.Sonra bize de bu olaylar üzerine konuşmak kalır.Sanki sözle atalarımızın günahlarını affettirip milyonlarca yıllık (hem de taraflardan birinin bir tanrı olduğu) bir kan davasını kapatabilirmişiz gibi...Bu durumu sözle çözmek biraz , hatta oldukça zordur.

Evet , evet.

Hristiyan olanlarınızın “Ama Önce Söz Vardı?” dediğini duyuyorum.

Haklı olduğunuz noktaların varlığını teslim ediyorum tabii ki , ama kendimce yanlış olan bir saptamanızı göstermezsem bu hareketimi kişisel gelişiminize yapılmış bir ihanet olarak kabul ederim.

Tanrı İsa’ya “Önce söz vardı...” derken kuvvetle muhtemel başka bir şey düşünüyordu.Zaman içerisinde derinlemesine düşünecek olursak Tanrı ve Tanrının sevincinin ifadesinden başka bir şey olmayan “Söz”den önce de bir düzen vardı : zaman.Zaman kaosun içindeki tek düzendir...

Işığın karanlıktan doğduğu gün madde ne ise , bugün de odur bana göre.Biçimsel birkaç değişikliği saymazsak.Örnek olarak insanın gelişim süreci ile zamanın geçişini ele alalım , belki bazı paralellikler bulabiliriz.

Önümden hızla geçen her gün onu himayesinde bulunduran ayı kötü bir yönetim altında olduklarına dair tahrik ediyor , aylar da birleşerek karlar altında çam ağaçlarıyla süslü şatosunda kaybolmuş ihtişamının gölgesinde ısınarak yaşamaya çalışan yıllara saldırıyorlar.Atalarımızın dediği gibi , birlikten kuvvet doğuyor tabii ki , yıl yeniliyor.

Bu sonsuz döngü böylece devam ediyor , dorukta oturan yıl her sene değişiyor ama rejim hala aynı.Hala yıllar birer birer artıyor , medeniyetimizin ve teknolojimizin geldiği noktaya rağmen.Seneler yaklaşık 365 serf tarafından gaza getirilen 12 ay tarafından alaşağı edilebilecek kadar zayıflar , Aylardan hiçbiri ise indirilen yılın tahtına oturacak kadar kudretli hissetmiyor kendini.

Nasıl , tıpkı ihtilaller gibi değil mi ?

Her insan geçiş dönemleri yaşar ; terk eder , kaybeder , bulur.Bazen bir günde yıkarız inandığımız tüm şeyleri ; ahlaksız , tanrısız devam ederiz hayatımıza bir süre.Elbette yıkılanın yerini yenisi alır (bir yerlere dayanmadan yaşayabilecek kadar kötü müyüz?) , hem de daha sertleşmiş ve sökülmesi güç bir şekilde.İnançsızlığın inanç haline geldiği zaman yola çıktığın noktadan daha da geride bir yerlerdesin demektir.

-“Affedersin , sınıfta ders var mı acaba ?”

Bilmem ki.Kapı kapalıydı , ben de açıp kontrol etme ihtiyacı duymadım.Herhalde vardır , hem sana ne ? Varsa girip dinlemeyeceksin nasıl olsa.Boş ver , bilmemen daha iyi.

-“Bilmem ki.Bir bak istersen.”

Bir şeyler söylüyor ama duymuyorum , uzaklaşırken gülümsüyor ve ben de karşılık veriyorum.Nihayet sınıfa girdi.Demek ki ders yokmuş.

Ahlaksızlığımız bile kendi sınırlarını çizer kalın kalın çizgilerle , dışına istesek de çıkamayız.Kirlenmiş yaşlı adamlar için olduğu kadar hayata yeni gelmiş bebekler için de geçerli bu.Doğduğunda seni sardıkları o kumaş parçasına değdiğin an her şey bitmiş demektir ; boş olduğuna en çok inandığın zamanlarda bile ağır bir yük taşırsın aslında.Çıplakken bile kendimiz olamayız , beni anlıyorsunuz değil mi ?

Bu neye benziyor biliyor musun ?

Karşımda duran duvarın bir kısmını (nedendir bilinmez) yıkıp yeniden yapmışlar.İşleri bittikten sonra yöneticiler o kısmı boyamanın gereksiz olduğuna inanmış olmalılar ki , hala sıvalı bir biçimde duruyor.Ve duvarın yere yakın kısımlarında...

-“Merhaba , Nasılsın ?”

Sana ne ? İyiyim ve yalnız kalmak istiyorum.

-“Fena değil , sağ ol.Nasıl gidiyor ?”

Bana ne ? Gülümsüyorsun , eminim mutlusun.

-“Derslere gidip geliyoruz işte.İçeride ders var mı ?”

Bilmem ki.Kapı hep kapalıydı , ben de açıp kontrol etme ihtiyacı duymadım.Vardır herhalde.

-“Herhalde yok.Yine de bir bak istersen.”

-“Tamam.Haydi dersten sonra görüşürüz.”

Sınıfa girdi.Demek ki sınıfta hoca yok.

Evet , duvarın yere yakın kısımlarında ayakkabı izleri var ; siz bulunduğunuz yerden göremediğiniz için anlatıyorum.Belki on , belki yirmi defa vurulmuş.Bir bu kadar da duvarın boyalı olan taraflarında vardır , orası daha eski olduğu için izlerin sayısı belki daha bile fazladır.

Asıl anlatmak istediğim şu : Boyalı olan taraftaki izler görünmüyor , boyanın koyu rengi insanın duvarları tekmeleten azgınlığını saklıyor.Ama medeniyetten tam anlamda nasibini alamamış , boyanın henüz icat edilmediği çağlardan kalmış gibi duran kısımda insanın bütün vahşiliği gözler önünde.Onu gizleyecek hiçbir şey yok.

Tıpkı hayatlarımız gibi.Beni anlıyorsunuz değil mi ?

Bütün gününü bir masanın arkasında bize güler yüz göstermeye çalışarak geçiren , görevi insanlarla ilişkilerini iyi tutmak olan , her gördüğümüzde davranışlarından dolayı takdir ettiğimiz insanlar bile günün karanlığın ışığa sahip olduğu saatlerinde değişmiyorlar mı ? Bilgisayarlardan , telefon ahizelerinden gündüzleri düşünmeye bile korktukları karanlık fikirlerini insanların üzerine bulaştırmıyorlar mı ? Peki bu cesarete yol açan sahte güvenlik duygusunu onlara , bize , hepimize veren ne ? İnsan sesinin acımasızca telefon kablolarına , insan zihninin bilgisayar kasalarına hapsedilmesinin sorumlusu neyse o ! Medeniyet.Medine-i-yet.Ya da her ne derseniz.

Onların duvara attıkları tekmeleri boyalar gizliyor , ama biz ayağımızın ucuyla dokunsak bile duvarı kirletmeye ve anarşi yaratmaya teşebbüsten etiketleniyoruz.Bir de tekmeledikten sonra para verip duvarı boyatanlar var , onlardan bahsetmek istemiyorum.

Duvarlar temiz değil , ama öyle görünüyorlar.Çünkü

soğuktan korunmak için icat ettiğimiz medeniyet , bizi bizden gizliyor.Eğer giydiğimiz her şeyi-derimizi soymak pahasına-üzerimizden çıkaracak olursak , en altta saf insanı ve zamanın ilahi düzenini bulacağız.Çıkaracak olursak dedim , ben çıkarabileceğimize inanmıyorum.

Bunları size anlatıyorum dostlarım ; çünkü bilinmesi gereken şeyler hep gizli kalıyor.Bunları size anlatıyorum dostlarım , çünkü birazdan zihnim işgal edilince anlattıklarımı sadece sizler bileceksiniz.Ta ki işgal kalkana kadar...

Bunları size anlatıyorum dostlarım , çünkü ben sadece kendime yardım edemem.

Şimdi gitmem gerekiyor , top atışlarını ve dürbünle cepheyi seyreden generallerin sert bakışlarını beyin kıvrımlarımda hissedebildiğime göre kuşatma tekrar başlıyor.Ellerinden yine kurtulabilir ve hatlarını yarabilirsem gelirim yanınıza , anlatacak çok şeyim var daha...İşte saldırı başladı , yavaş yavaş unutuyorum yaşadıklarımı teker teker...

Ders saatini on beş dakika geçiyor , henüz sınıfa kimse uğramadığına göre bugün ders yok herhalde , o yüzden boşu boşuna beklememin de bir anlamı yok.Eve gidip de biraz dinleneyim , kendimi çok yorgun hissediyorum."

Hiç yorum yok: