$2.99

31 Mayıs 2007 Perşembe

Babil - 2006


Hatalarımızdan asla ders almayacağız.

Bazen yükseklerden yaşantınıza baktığımda anlıyorum ki, geçmişte yaşayıp göçmüş olanların mirası insanlığa kendi sonunu hazırlamakta yardım etmekten başka birşey yapmıyor. Çürümüş kemiklerimiz gibi, anlatmak, haykırmak istediklerimiz de rüzgarda kalmış eski bir parşömeni andırırcasına un ufak oluyor. Sesleniyoruz, ama kulaklarınızı tıkıyorsunuz.

Ne demek istediğimi anlayamadınız demek. Gecenin geç bir saatinde başucunuzda beliren bir adamdan size gayet açık şeyler söylemesini bekleyemezsiniz. Arzularınızın sınır tanımazlığının ilke olduğu yaşamınızda, bu gece bulduğunuzla yetinmek hayatınızı kurtarabilir, bunu bir uyarı olarak alın lütfen.

Ben ve benim gibi toza dönüşen diğer yüzbinlerce kardeşim de, ihtiras ve kibirin dünya üzerindeki doruk noktasından düştük toprağa. Kendi adımıza karar verme şansımız yoktu, beşeriyatın kaderini belirleyeceğine inandığımız yüce bir amaç için yaktık bedenlerimizi yıldırımlarda.

Soyunuzu başlatan insanın rahme düşmesinden binlerce yıl önce, Batıllığı bin parçaya ayırıp, yeni bir çağ açmak için verimli ovalarımızın dibi olmayan denizlerle birleştiği yerde toplandık. Kalabalık bir ordunun öfkeyle havaya kaldırdığı mızrakları gibi dik ve mağrur, sırtımıza inen kırbacın inancımızı sarsmasına izin vermeden isyanımızın yükseleceği yerde ayakta durduk.

İnsan, artık kendisine ışığın doğduğu yerden bakmaktan başka birşey yapmayan, kibiri ve kendini beğenmişliğiyle tiksinti veren kamçılı efendisini omuzlarından silkelemeliydi, ve biz yapmalıydık bunu. Biz, muhteşem Babil'in; dünyanın başkentinin çocukları.

Yapabilirdik, çünkü yüzyıllar boyu ağzımıza vurulmuş olan gem sökülmüştü.

Burnunuzu şu buğulanmış camın dibinden çekmeden ne sen, ne de sonsuzluğa uzanan soyun anlayamayacaksınız ama, yine de söylüyorum :

Kutsallık dünya üzerinde dövülmüş en keskin ve en kırılgan kılıçtır.

Kutsallık, kendi zihninden kafatasını çatlatan başağrıları içerisinde çıkmaya çalışan insanın benliğiyle olan göbek bağını kesen işkence silahıdır. İnancın yumuşattığı kalplerin içinden suya düşer gibi geçer, yeter ki o kalp reddedilmiş melaikelerin gözyaşlarıyla sertleşmiş olmasın. İşte o zaman, çığlıklar içinde karanlığa düşer kılıcı tutan eller.

Karanlığın bir kapıyı daha araladığı an bu andır, bir mum daha söner insanların mabetlerinde, ve gölge bir vadide daha hakim olur. Tek isteği sıcak bir yuva olan bir kadın daha ümitsizliğe düşer, geleceğine dair ümidi sarsılmış bir çocuk daha sıcak yuvasını yitirir.

Yere düşen kılıç ise, parçalarını toplayacak bir inanan bekler, tekrar tanrının korkunç gazabı ve babacan sevgisi olabilmek için. Tekrar gülen ve ağlatan, ağlayan ve güldüren olabilmek için bekler. Onları kullanmayı bilmeyen erkek ve kadın kardeşlerimizin, parçalarıyla birbirlerini öldürmelerini izleyerek bekler.

Kralımız, kılıcı eline alıp üzerine tükürdüğü an başladı bizim yanışımız.

Tüm ümidimiz gerçeği hiç görmemiş gözlerimizi kör edene kadar dünyayı seyredebilmekti. Yalanın olmadığı, insanların rüyalarına kimsenin karışmadığı, tanrının mezarı üzerinde yükselen dünyayı seyredebilmek.

"Bulutlara dokunmamızı sağlayacak yegane şey, bulutları yaratanın mezarı olacaktır" İşte böyle söyledi bize kralımız, biz eşlerimizin ve çocuklarımızın yanından ayrılırken.

"Siz ki, dünyanın kurtarıcısı ve sahipleri olacaksınız ! Siz, kendi ellerinizle yarattığınız tanrınız tarafından kutsanacak, insanlara ışığın kaynağından bile yukarıdan bakacaksınız !" İşte böyle söyledi ünlü hatiplerimiz, askerler bizi silah zoruyla sıraya sokarken.

Özgürlüğü düşledik, hayatta kalmayı, ölümsüz olmayı düşledik.

Tanrıya karşı en büyük küfürü, cennete karşı en büyük başkaldırıyı inşa etmeye işte böyle başladık.

Miskince yattığın yatağından kalk, soyunun soysuz temsilcisi ! Kalk ve toprağın üzerinde öylece kalmış cesetlerimizi bul ! Bul ve kemiklerimizin ağır taşlar altında nasıl büküldüğünü gör ! Gör ve sırtımızda çakan kırbaçların acısını tat !

Tatlı bir rüya olmadığını anlarsın o zaman karşındakinin !

Çocuk bedenimle ben, tüm inancımı sırtıma yükledim çalışırken. Kum taşıdım dokuz yaşımda, onbeş yaşımda duvarcılara yardım ettim, ve yirmidördümde efendime yalvardım, biraz daha hizmet edebilmek için.

Yanımıza geldiği gün dün gibi aklımda, aklımda tam da evinde yalnız kalan kadınım varken geldi yanımıza. Yonttuğum taşa onun bedeniymişcesine hoyratca vuruyordum, yanımda olmadığı için, hayatta kalabilmesi için, beni gömebilmesi için vuruyordum. Köpeklerinin isterik bağırışları içinde başımda dikildi, ve bugün eseri(miz) için ne yaptığımı sordu.

"Bedenimi yıprattım efendimiz" dedim; "Ruhumu öylesine ezdim ki kanatları alev alev kızıl meleklerin yakalayamayacağı kadar hafif olsun!"

"Sekizinci katın tuğlalarına terimi ve kanımı akıttım, kanattım bedenimi ki cennette tahtında oturan tanrılar bile aşağılık kokusunu duyabilsin !"

"Dokuzuncu katın merdivenlerine değersiz gözyaşlarımı döktüm, azap çekmeyi göze alarak bize bahşedilen iradenin dışına çıktığımızı ispatlayabilmek için !"

"Sadece sadık bir köle, efendimiz" dedi kralın Baş Kahini. "Geleceğinde itaatsizlik görmüyorum, sadece sonsuz bir yokolma korkusu aydınlatıyor imgelemlerimi. Kulunuz, yarattığınız sonsuz kulenin azametiyle için için yanıyor."

Kralımız gülümsedi, "Haddini aşıyor düşüncelerin, fakat büyük amacımızı aydınlatacak olan alev ruhunda olduğu için sen ve ailen yaşayacaksınız" diyerek kutsal ilgisini taş taşıyan bir kadının kalçalarına çevirdi.

Kralımızın bahsettiği o alevin tepeden tırnağa tüm vücudumuzu saracak olan gazap olacağını bilemezdik.

Kıyametimizin başlıca alameti olarak, ilk önce zayıflar düştü.

Yorgunluğa ve açlığa dayanamayanlar, tanrıyla yumruklaşmak için kolları bizimkilerden daha kısa olanlar biz bulutlara değmeye başladığımızda teker teker mezara girdiler. Ölüm, kırdığımız kanatları yeniden eski gücüne kavuşmaya başlayan tanrıymışcasına boynumuza bastırdıkça daha da acele ediyorduk. Dünyanın efendileri olacağımız vadedilmişti ama biz sadece son tuğlayı koyabilmek için çalışıyorduk. Herşeye rağmen kule bitmiyor, gittikçe büyüyen bir tekerlek gibi cennete olan yükselişini sürdürerek dönmeye devam ediyordu.

Sabrın azalıyor, cesaretin de öyle. Gerçekte asla başlayamamış amacımız gibi hikayem de bir sondan yoksun, ama senin için virgül yerine nokta yerleştirmeliyim. Az kaldı, bitecek. Ben gittiğimde sildiğin terin gibi anlattıklarım da kaybolacak, biliyorum. Yine de dinle.

Artık çalışacak gücümüz kalmadığında şehrimiz üzerinde dev bir gölge hakimdi. Kulenin etrafındaki sokaklar, mahalleler günün belli saatlerinde tamamen karanlığa gömülüyor, insanlar kendilerini utandırmayan şeyleri tanrıların da göremediği anlarda benliklerini vahşi bir deliliğin içine bırakıyorlardı. Öldürüyor, çalıyor, ve bu cinnetin içerisinde aklını korumaya çalışanlara lanetler yağdırıyorlardı. İnanç; kralımızın elinde önce erkekleri evlerinden uzağa savuran, kadınları dul bırakan bir kule, daha sonra da toplumumuzun olgunları üzerine savrulan dev bir tırpan olmuştu. Kılıç kırılmak istiyordu, bunu imkansız kılan ise onu elinde tutanın halihazırda kırık olduğuna inamasıydı.

Limanımız bu başkaldırıya ortak olamayacak kadar korkak olmasına rağmen; uzaktan seyredebilecek kadar cesur hisseden yabancıların gemileriyle dolmuştu. Hiç bitmeyecek kule bizden yaşamlarımızı, yiyeceğimizi, dev taş parçaları altında belleri kırılan çocuklarımızı çalmaktayken; yaptığımızla övünüyor ve herkesin dünyanın başkentine girebilmesine izin veriyorduk. İnsanların gözleri göğün derinliklerine kadar uzanan kulenin izini bulutlardan sonra kaybederken kendimizden geçiyorduk, artık ruhumuz ve damarlarımızdaki kanımız olan kulenin birer gölgesinden ibarettik.

İnançsızlığın kutsallaştırılıp göklerin tacına sahip olduğu şehrimizde, kulenin aldığı son kurbak kralımız oldu. Çatlak yerlerini kendi ellerimizle sıvadığımız tanrımız emrini iletmek için hangi evsizi peygamber seçti bilmiyorum ama, bizler liderimizi Babil Kulesinin gölgesinde yakarken artık isyanımızın hiç bitmeyeceğini, inşaatın cenneti delene kadar uzanacağını hep bir ağızdan haykırıyorduk.

İşte o anda kırılan kılıç, bu kez yaratıcısı tarafından yerden kaldırıldı. Soylu kanla yaktığımız ateşe, tutuşan gökler ve düşen yıldırımlarla yanıt geldi. Tanrının sert ve adaletsiz öfkesiyle yaratıcı serüvenimiz son bulmuş, isyanımız şimşeklerle bastırılmıştı. O gün bedeni kavrulmayan kimse kaldı mı bilmiyorum ama, şehrin üzerine çöken duman ve sis seyrekleşmeye başladığında hissettiğimiz ölüm kokusu kule ihtişamına yaraşır bir gürültüyle yıkılınca un ufak olmuş bedenlerimize sindi. Soyumuzu sona erdiren mesajı tanrı ölümün eliyle göndermişti; çocukça kibirimize tokatla, kendimizi beğenmişliğimize acziyetimizle, ölümsüz olma arzumuza canımızı kalbimizden söken bir nefesle karşılık gelmişti.

Zamanla soğuyan cesetlerimizin üzerine önce solucanlar, daha sonra da yeni kavimler yerleştiler. Bereketten yoksun küllerimizi toprak sayıp yaşadılar ve kulaktan kulağa anlatılan hikayelerle tanrılarından korkmayı öğrendiler. Asla sadakatsizlik yapmadılar, ve insanca ölme şerefini hiç de farkında olmadan nesilden nesile size kadar taşıdılar. Bu sizin hem ödülünüz, hem de lanetiniz oldu. Gözleriniz hepsini görebilecekken siz hiç bakmadınız bile.

Bu gecelik bile olsa, bir saniye için gerçeğini fark etmen gerekli. Biz, isyanı denemiş ve yenilmiş insanlar, kayıp geçmişin sayfalarında soluk birer gölge olarak dolaşmaya devam edeceğiz. Izdırabımız hiç son bulmayacak.

Peki ya siz ?

Siz, kılıcın kimin elinde olduğunun farkında mısınız ?

Kulenizi ne zaman inşa etmeye başladığınızı bile bilmezken, ne zaman bitireceğinizi, nerede duracağınızı nasıl bileceksiniz ?

Varolma amacınız aslında kumdan bir saat gibi elinizde duruyor, tek yapmanız gereken onu doğrultmak olduğu halde siz hala içine bakıp camın bozuk yansımalarından anlamlar çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Hatalarınızdan asla ders almayacaksınız, genç bayan. Ta ki, çocuklarınız kılıcı kırıp parçalarından sizi birbirinize sıkıca bağlayacak zincirler dövene kadar !

Beklemeyi öğrenin, çünkü bulanık zihninizle beklemekten başka yapabileceğiniz birşey yok...

Hiç yorum yok: